Oyun Tanıtım Reklam Alanı

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Age of Empires 2: Conquerors Expansion


Age of Empires II ile bundan bir yılı geçkin bir süre önce tanışmıştık. Oyun, serinin genel temasını bozmadan yepyeni birimler, yeni uygarlıklar ve oynanış özellikleriyle üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra bile hala birçok oyunseverin vazgeçemeden oynadığı klasik bir oyun olarak arşivimizin vazgeçilmez bir parçası oldu.

Son yıllara baktığımızda bu türde gerçek zamanlı strateji (RTS) oyunları arasında klasik olarak yerini sağlamlaştıran bir diğer oyun da Starcraft. Dikkat edecek olursanız bu yıl ve geçtiğimiz yıl sonundan beri çıkan gerçek 3D stratejileri bu sınıfa katmadım. Her ne kadar bu oyunların tamamı RTS sınıfına giriyor olsa da, sanırım, bu iki oyunu diğerlerinden ayrı bir köşeye koymamız lazım. Nitekim Starcraft, Broodwar genişleme paketiyle alışageldiğimiz sıradan genişleme paketlerinin çok ötesinde single-player ağırlıklı ve geliştirilmiş multiplayer özellikleriyle çok üstün bir genişleme paketiydi. Benzer şekilde Age of Empires 2'nin çıkışının üzerinden bir yılı aşkın bir süre sonra ilk resmi genişleme paketi Conqurerors Expansion adıyla oyunseverlerle buluştu.

Age of Empires 2'nin sitemizde malesef bir incelemesi yok, çünkü, sitemizin açılışından çok önce piyasaya çıkmıştı bile. Oyun çıktığı sıralarda "serbest" içerikli sayılabilecek bir web site'm vardı ve bu sitede büyük keyif alarak oynadığım iki oyuna da yer vermiştim: Age of Empires II ve Homeworld. Siteyle ilgili çalışmalarımı TrGamer gündeme geldiğinde dondurmak zorunda kaldım, ancak bu sitede yer alan ve malesef tamamlayamadığım bu iki bölümden Age of Empires II'yi TrGamer'ın Oyun Rehberi bölümüne aktardım. TrGamer'ın çalışmaları ve izleyen zaman içinde vakit yetersizliği nedeniyle malesef bu yazıları daha fazla geliştirme fırsatım olmadı, ancak unutmadan şunu belirtmeliyim ki özel bir nedenden dolayı TrGamer'ın varlığını bu oyunlara borçluyuz.

Age of Empires serisini özel yapan şey çok yüksek oynanabilirlik değeri. Günümüzde hızla ilerleyen teknolojik gelişmeler oyunseverlere en hızlı şekilde kaliteli oyunlar aracılığıyla erişiyor. Belki komik gelecek ama, teknolojinin kullanıcıya yansıması denince aklıma sürekli olarak hep aynı şey gelir: Evlerde kullandığımız teflon tavaların varlığı. Teflon tavayı NASA'nın "atmosfere giren uzay araçlarını ısıya daha dayanıklı nasıl yaparız?" sorusuna ve ardından gelen araştırmalarına borçluyuz. İşte demek istediğim bu örneğin tam tersi, oyunlar sayesinde teknolojideki gelişmeleri teflon gibi on yıllarca beklemeden neredeyse anında yaşıyor oluşumuz. Age of Empires II de benzer şekilde serinin yüksek oynanabilirliğine teknolojinin verimli kullanımını ekleyerek karşımıza çıkmıştı, ve genişleme paketiyle yine çıktı.

İlk oyunun bende yarattığı bağımlılıktan kurtulmayı başarıp rehberini hazırlamaya başladığımda oldukça zorlandığımı hatırlıyorum. Nedeni ise bir strateji oyununda bulabileceğimiz bu zengin içeriği bir rehber haline nasıl getireceğim sorusuydu, sanırım rehberin yarım kalmasının diğer bir nedeni de bu. Çünkü her birimi tanıtacak notların yanı sıra stratejik önemlerini her uygarlık için ayrı ayrı yazmak gerekiyordu. Bunun nedeni her uygarlıkta benzer birimler olmasına karşın karşılıklı eşleştirmenin mümkün olmayışıydı (Command & Comquer serisinin tersine). Oyunun yapımcısı Ensemble Studios birimleri ve teknoloji ağaçları farklı bile olsa her uygarlığı sadece genel toplamda birbirine denk yaratmaya çalışmıştı. Bu konuda her ne kadar bazı problemler ve eksikler olsa da temel olarak fikir buydu. Ve tüm bu problemler geç de olsa Conquerors Expansion ile ortadan kaldırıldı (veya en az'a düşürüldü).

Age of Empires'in çok beğenilmesinin ve bağımlılık yaratmasının bence bir diğer nedeni ise yukarıda bahsettiğim farklılıklar sayesinde oyuncunun bazı uygarlıkları daha kolay benimsemesi ve idare edebilmesi. Örneğin kara savaşını kendine daha yakın bulan bir oyuncu teknoloji ağacı kara savaşları üzerine yoğunlaşmış uygarlıkları daha kullanışlı bulabiliyor, veya "rush" adını verdiğimiz ve görevin henüz en başında rakibine olabildiğince çabuk saldırıp sonuca gitmekten hoşlanan oyuncular ise çabuk üretilebilen ve maliyeti düşük askerlere sahip uygarlıkları tercih edebiliyorlar. Çeşitlilik bu kadar çok olunca doğal olarak oyunun oynanabilirliği de buna paralel şekilde oldukça yüksek değerlere erişiyor.

Age of Empires II ise tüm bu oynanabilirliğe, değil uygarlıkların teknoloji ağaçlarını, birimlerin isimlerini bile zor hatırlayacağınız çeşitlilikte bir içerik getirmişti. Şimdi ise karşımıza çıkan Conquerors Expansion'ı göz önüne alırsak diyebileceğimiz tek şey, mükemmeli daha mükemmel nasıl olur? işte cevabı önümüzde.

Sanırım bu kadar felsefe yeter (hatta fazla bile oldu galiba). Age of Empires'i bilmeyen pek kişi kalmadığını düşünerek oyunun oynanışı, grafikleri, sesleri vb. detaylara girmeyi düşünmüyorum. Çünkü incelediğimiz de zaten bir genişleme paketi.

Oyunda yeni neler var kısmına geçmeden önce, Age of Empires II: Conquerors Expansion'ı oynayabilmek için elinizde Age of Empires II: Age of Kings pakeninin olması gerektiğini hatırlatmak isterim. Yeni genişleme paketini aldıysanız ve Age of Empires II'yi (ilkini) tekrar kuracaksanız minimum kurulumla kurmanız yeterli olacaktır.

Evet, oyunda yeni neler var, neler geliştirilmiş, neler düzeltilmiş...

Oyunu başlattığmızda karşımıza gelen menü kısmına yeni bir seçenek eklendiğini görüyoruz: The Conquerors Campaigns. Bununla beraber Age of Kings'in kampanyaları da üçüncü sıraya düşmüş ve isterseniz bu seçeneği tıklayıp (Age of Kings CD'sini takıp) eski kampanyaları tekrar oynayabiliyorsunuz. Bunun dışında ana menüde görünüm dışında fazla bir değişiklik yok, zaten olmaması da gerekiyor, sonuçta yeni bir oyun değil.

The Conquerors Campaigns seçeneğine kliklediğimizde karşımıza dört yeni kampanya çıkıyor. Bunlardan üçü Age of Kings'den alışık olduğumuz türde:

* Montezuma, Aztek
* El Cid, İspanyol
* Attila the Hun, Büyük Hun İmparatorluğu

Dördüncüsünde ise oyuncunun kampanyalar içinde boğuşmadan kendini doğrudan bir savaşın tam ortasında buluverdiği ünlü savaşlar kısmı: Battles of the Conquerors. Bu kısımda Türklerin Bizans İmparatorluğunu dize getirdiği Malazgirt (Manzikert) Savaşı da yer almakta, neredeyse bir tarih dersi gibi:

* Tours (732)
* Vindlandsaga (1000)
* Hastings (1066)
* Manzikert (1071)
* Agincourt (1413)
* Lepando (1571)
* Kyoto (1582)
* Noryang Point (1598)

Açıkçası yukarıdaki listede tarihin diğer bir dönüm noktasının, 1453 - İstanbul'un Fethi'nin de olmasını isterdim, hem de oyunun temasına oldukça uygun olurdu. Tek savaşlık bu senaryoyu hazırlayan bir üyemiz olursa lütfen bildirsin...

Elbette oyuna eklenenler bunlarla sınırlı değil. Eklenen 5 yeni uygarlık ve 26 yeni teknoloji var. Strateji oyunlarında ortalama olarak en çok 3 uygarlık görmeye alıştığımızı düşünecek olursak şu anda içinde toplam 18 uygarlık barındıran bir oyunu övmek ve klasik diye nitelemek sanırım yanlış olmaz. İşte yeniler:

* Kore
* Hun
* Aztek
* Maya
* İspanyol

Yeni uygarlıklar olur da yeni birimler olmaz mı? Oyunda hem mevcut birimler üzerinde geliştirmeler yapılmış, hem de yeni birimler eklenmiş. Özetleyecek olursak toplam 11 yeni birim eklenmiş (kısa bir özet oldu galiba).

Bunlar oyuna içerik olarak eklenenler. Oyun türleri açısından özellikle multiplayer unutulmamış. Multiplayer oyun tipleri arasına 3 yeni ekleme daha yapılmış:

* King of the Hill: Bu oyun türüne FPS'lerden alışıksınız. Ancak bu kez haritanın tam ortasındaki Wonder'ın kontrolünü elinizde tutmaya çalışacaksınız.
* Defend the Wonder: Oyuna Imperial Age'de tonlarca kaynakla başlıyorsunuz. Amacınız Wonder'ı düşmanlarınıza karşı savunmak, ancak düşmanlarınız bu kez ele geçirmek için değil yoketmek için saldırıyor.
* Wonder Race: Siz ve düşmanlarınız bu kez "kim daha önce bir Wonder yapacak" sorusuna cevap bulmaya çalışıyor, ancak savaşmayı unutun. Kim daha iyi idareci anlamanın kolay yolu...

Multiplayer için eklenen yenilikler burada bitmiyor. Sekiz yeni tip harita ve on "gerçek dünya" haritası da eklenenler arasında. "Gerçek dünya" haritaları ise İngiltere, Bizans, Orta Amerika, Fransa, Güney-Batı Avrupa, İtalya, Orta Doğu, Japon Denizi, Teksas ve Kuzay Denizi ülkeleri bölgesi.

İlk oyunda beni en çok rahatsız eden şeylerin başında köylülerimin "geri zekalılığı" idi. Adama "tarla yap" diyordunuz, tarlayı yapıyor, bir güzel ekiyor-biçiyor, hasat bitince de aval aval bakınıyordu. "Maden yap" diyordunuz, yapıyordu ama hepsi o kadar. Bu sorunlar genişleme paketinde çözülmüş. Artık tarla tükenince tekrar ekmeye başlıyor, maden veya oduncu atelyesini kurunca otomatik olarak kullanmaya başlıyor. Yani köylülerimiz artık daha zeki diyebiliriz.

Oyundaki bir diğer yenilik de savaşan adamlarınızı siege ram'lerin içine "garrison" komutuyla saklayabiliyor oluşunuz. Böylelikle adamlarınız menzilli silah atışlarından korunmuş oluyor, özellikle düşman duvarlarını yıkmaya çalışırken gereksiz kayıpları önleyecek gibi görünüyor. Diğer bir düzeltme de uygarlıkların daha dengeli hale getirilmesi olmuş. Bu düzenlemenin bir sonucu da özellikle bazı single player görevlerde "rush" ile kolay sonuca gidilmesinin engellemiş olması.

Oyunla ilgili yazacak şeyler bitecek gibi değil, ve sanırım bu da bir oyundan beklenebilcek belki de en güzel şey. Sonuç olarak Ensemble Studios ve Microsoft mükemmeli nasıl daha mükemmel yaparız şeklinde düşünüp bu çalışmayı başlatmış ve tamamlamışlar. Eğer Age of Empires serisini seviyorsanız kesinlikle kaçırmamanız gereken bir genişleme paketi. Oyuna verdiğim not kimseyi yanıltmasın, sonuçta bu bir genişleme paketi, komple bir oyun değil ve bir genişleme paketinin alabileceği en yüksek notu almış bulunuyor...

Corsairs Gold

Hiç içinizden uçsuz bucaksız okyanuslarda gezip içinizdeki vahşi egonuzu tatmin edecek şekilde yaşamak geldi mi? Eğer cevabınız evet ise Corsairs tam size göre bir oyun. Uçsuz bucaksız denizlerde sağa sola saldırabilir ya da ticaretle uğraşabilirsiniz.

Oyununda 4 ayrı devlet var, bunlar Fransa, Hollanda, İngiltere ve İspanya. Her devletin kendine has senaryoları var ve bu senaryolar 4 büyük haritada geçiyor ki Pasifik'ten Hint okyanusuna kadar olan büyük bir bölgeden söz ediyoruz. Tabi bu senaryolara bağlı kalmak mecburiyetinde değilsiniz; isterseniz oyunda arcade modu da mevcut ama amaçsızca bir yerlere saldırmak oyundan soğumanıza neden olabiliyor. Mesela ben Captain Blood olarak İngiltere hesabına Fransızlar'ın ve İspanyollar'ın kirli emellerini yok etmek için çalışıyorum. Tabii siz İngilizler'i yok edebilirsiniz.

Oyunun oynanışı ise başta biraz garip gelebilir. Ama alışınca gerçekten çok zevkli bir hal alıyor. Barış zamanı sadece donanmanız gözüküyor savaş zamanı ise (karşı gemiye borda ettiğinizde ya da bir şehre saldırdığınızda) adamlarınızı kendiniz yönetebiliyorsunuz. Ayrıca kolonileri ele geçirip burada ticaret yapabiliyor, gemi inşa ettirebiliyorsunuz. Lakin, şehirdeki tersanenin ve diğer yapıların upgrade'leri size ait. Örneğin her koloninin bir fortress'i (denizde ufak bir topçu kalesi) var. Bu zamanla upgrade gerektiriyor ve maddi yükü bilin bakalım kime ait. Oyunda 9-10 çeşit gemi var, 15 denizciden 400 denizciye kadar hacmi olan bu gemiler oynanış zevkini artırıyor. Oynanışın zayıf bir yanı ise karşı gemiye 3-4 gemiyle borda etseniz bile hücumun tek bir gemiden yapılması ve bunun da düşmanı sıkıştırmanızı engelliyor olması. Diğer bir zayıf yan ise multiplayer desteğinin olmaması. Yani arkadaşlarınızın gemilerini batırmak veya Türk Leventlerinin gücünü göstermek çok çekici olurdu.

Grafiklere gelince bir real-time strateji oyunundan bekleneni verebiliyor. Gemi grafikleri gerçekten güzel fakat savaş ekranındaki 2D artalanlar savaşçıları çok donuk yapıyor ve adamlar da kare gibi köşeli. Ama barış zamanı grafikleri Age of Empires 2'deki gemi grafiklerinden daha hoş geliyor. Bu konuda gerçekten başarılı olmuşlar, keşke aynı şeyi savaş ekranı için de diyebilseydik.

Oyundaki sesler ise gerçekten güzel ani rota değiştiren bir geminin dümen kırma sesi, tayfanın sözlü uyarıları ve rüzgarla dolan yelkenlerin baştan çıkarıcı sesi gibi bir çok ayrıntı başarı ile seslendirilmiş. Bir diğer konu ise oyunun gerçekten kaliteli introsu. İyi bir demo yapmışlar ve müthiş grafiklerle ağzınızın suyunu akıtıyorlar. Müziği ise bir harika kulakların pasını siliyor.

Sadede gelince Corsairs iyi bir oyun sayılabilir ama türdeşlerinden sıyrılıp üste çıkamıyor. Konusunun ilginçliği ve piyasada bu tip oyunların azlığı oyunu satın alınabilir kılıyor. Ama Age of Empires ya da Swat 3 oynamak daha çekici.

CSI:Miami

CSI, açık şekliyle Crime Scene Investigation, aslında çeşitli ülkelerin değişik kanallarında gösterilmekte olan bir televizyon serisi. Başrollerde William Petersen, Marg Helgenberger, Gary Dourdan gibi isimler bulunuyor. Serinin ana temaları, bir grup görevlinin, cinayetlerle ilgili araştırmalar yapıp, gereken delilleri toplamaları, tanık ve şahitlerle konuşmaları ve tüm toplanan delilleri değerlendirerek cinayetle ilgili perdeyi ardına kadar açmakları oluyor. Bu bahsedilenler aslında kolay bir şekilde gerçekleşmiyor, yoğun bir araştırma ve analiz sonrasında bulgular yavaş yavaş oluşturuluyor ve sonuca da kademe kademe gidiyorlar. Böylece, bir cinayetin ne gibi evreler sonrasında ortaya çıkarılabileceği de, izleyicilere detaylı şekilde yansıtılıyor. Crime Scene Investigation, bilgisayar oyunları kulvarında da kendine bir yer edindi. İlk önce Crime Scene Investigation, daha sonra da Crime Scene Investigation: Dark Motives hazırlandı. Dizide gerçekleştirilen ve cinayetleri aydınlatmak için yapılan tüm faaliyetler, alet-edevat ve mekanlarıyla birlikte oyunda yer alıyordu. Üstelik zevkli de bir oynanışı ve oyuncuları araştırmaya sevkeden yapısı vardı. Son olarak piyasalara, CSI: Miami sürüldü. Aynı adlı seriden esinlenerek hazırlanmış ve eskilerindeki gibi bizi araştırma ve analize zorlayan bir yapısı var.

Büyütecim nerede, birşey gördüm

Diziden çıkıp, bir oyuncu gözü ile bakarsak. Miami’nin türüne adventure demek daha doğru olur. Birçok obje ve insan ile etkileşime giriyor, onları gereken yerlerde kullanarak birçok bulgu elde etmeye çalışıyoruz. Başka bir açıdan baktığımız zaman ise, dedektifçilik simulasyonu olarak da nitelendirilebilir. Çeşitli cinayet olayları var, biz de bunlar içerisindeki sır perdelerini ardına kadar aralamaya ve suçluları bulmaya çalışıyoruz. CSI: Miami, alışması kolay ama oynanması zor bir yapım. Açar açmaz, ilk başta training bölümüne bir bakın, ama burada kullanabileceğiniz tüm eşyalar hakkında değil de, birazı hakkında bilgi verilmesi pek sağlıklı olmamış. Heralde, araştırma görevlileri olarak, bizlerden bazı eşyaları kendimizin keşfetmesini istemişler. CSI’da kullanımı oldukça kolay bir arayüz var ve 5 dakikalık bir göz atma sonucunda tüm oyuna hakim olabilmeniz mümkün. Ekranın alt kısmında, Inventory ve çeşitli işlemlerimizi yapabileceğimiz bölge bulunuyor. Kullanabileceğimiz geniş çapta bir eşya listesi var. Buradaki materyalleri kullanarak, suç mahalleri ya da bununla ilişkin çeşitli bölgelerdeki ipuçlarını alabiliyoruz. İpuçları çok çeşitli olduğu için, her ipucu için değişik materyaller kullanmak gerekebiliyor.

Materyallerimizi ikiye ayrılıyor; gözlemleme ve toplama. Bunların dışında, eşyalarımız sayesinde elde ettiğimiz ipuçları, kanıtlar başlığı altında depolanıyorlar. Bu kanıtlar, çeşitli eşyalar, parmak ya da kan izleri, fotoğraflar, saç ya da kıl gibi bilimum elemanlardan oluşabiliyor. Bunlar da kanıtlar başlığı altında kategorilere ayrılmışlar ve arayıp bulmak istediğimiz zaman bize kolaylık sağlıyorlar. Son olarak gidebileceğimiz suç mahallerini ve bulgularımızla ilgili işlemlerimizi yapabileceğimiz yerleri gösteren “Yerler” başlığımız bulunuyor. Bu kısımda, sol taraftaki yerler, cinayet ya da şüphelilerin bulunduğu mekanlar, sağdakiler ise; çeşitli işlemlerimizi yapabileceğimiz laboratuar ve morgumuz, ulaşmak istediğimiz insanlarla ilgili kişisel bilgiler edinebileceğimiz Yelina’s Desk bulunuyor. Sahip olduğumuz eşyalar ya da kanıtlarla ilgili daha fazla bilgi almak için, ilgili eşyaya çift tıklamamız yeterli oluyor ki, ilerleme kaydettikçe buradaki bilgiler de güncellenebiliyor. En önemli kısımlardan birisi de, sağ altta bulunan dosyamız. Şüpheliler ya da tanıklarla gerçekleşen diyaloglarda edinilen bilgiler ve kendileriyle ilgili kişisel ipuçları buraya kayıt ediliyorlar. Devamlı şekilde güncelleniyor ve oyun esnasında da sık sık buraya müracaat edeceğiz.
Konuş bakalım dostum

CSI: Miami’de, alışma kolaylığının yanında, zevkli bir oynanış söz konusu. Devamlı yeni bilgiler edinmek ve bulgulara ulaşmak hoş oluyor. Üstelik, tüm bunları aynı şekillerde değil de, çeşitli araştırmalar sonucunda elde etmek daha da güzel. Çeşitli örnekler vermek gerekirse, cinayet kalıntısı olan büyük bir vücut parçasını eldivenimizle alırken, hassas daha ufak parçalar için cımbıza benzer bir alet kullanıyoruz. Kan ve parmak izlerini belirlemek ya da ortaya çıkartmak için farklı farklı tozlarımız var. Ayrıca, kullanabileceğimiz fırçalar ve birçok materyal daha bulunuyor. Karanlık ya da zor görünen yerlerde ise, fener ya da ultraviole ışınımıza baş vurmamız gerekiyor. Eğer bir vücut parçası bulduysak, bunu analiz etmek için ilk başta morgumuza uğramak gerekiyor. Buradaki bayanın da yardımlarıyla, bulduğumuz parçacık içerisinden de değişik bulgular çıkabiliyor. Bu çıkan bulguları da denetlemek üzere, laboratuarın yolunu tutuyoruz. Laboratuar’da, görevli bayanın yanında, sık sık başvuracağımız iki alet var; bilgisayar ve mikroskop. Bulduğumuz çeşitli DNA ve parmak izlerini, bilgisayardaki kayıtlarla karşılaştırmamız gerekiyor. Böylece, ilgili olan kişiye biraz daha yaklaşmış oluyoruz.

Mikroskopta da, bulduğumuz bilimum materyalleri ve eşya parçacıklarını inceleyebiliyoruz. Böylece ne tür şeyler olduklarını ya da içlerinden daha da ipuçları çıkacak mı, onu kontrol edebiliyoruz. DNA ya da parmak izi ile tespit ettiğimiz insanlara ulaşabilmek için, Yelina’s Desk’e gidiyoruz. Burada Yelina bize yardımcı oluyor ve gereken kişi ile ilgili adres bilgilerini vererek, gidebileceğimiz yeni mekanlar açmış oluyor. Görüldüğü gibi bütün olaylar ve yerler birbirine bağlı, üstelik devamlı gelişimler gösteriyorlar. Tabii, yeni şeyler elde ettikçe araştırmamız gereken yerler ve eşyalar da artıyor, bir nebze oyunu daha da zor hale getiriyor. Bulgular içerisinden, çözmemiz gereken bazı şifreleri bulmacalar da çıkabiliyor.

CSI: Miami’de maalsef grafikler konusunda pek çalışılmamış. Gittiğimiz yerlerdeki arka planlar dümdüz yapıştırılmuş resimler gibi duruyorlar ve hareketsizler. Mekanlarda bulunan insanlara tıklayıp konuşmaya başladığımız zamanlarda, karakterler hareketlerde bulunuyorlar ama oldukça yapmacık, üstelik güzel gibi görünse de animasyon olarak pek tatminkar değiller, buz gibi duruyorlar. Ekranla ilgili birçok problem göze çarpıyor. Gideceğimiz ya da konuşabileceğimiz birçok karakter mevcut. Ayrıca şunu da belirtelim, kolay seviyede oynadığımız zaman, ekran üzerinde kullanılabilecek objeler, gidilebilecek yerler ve konuşulabilecek insanlar, ikonlar ile gösteriliyorlar. Zorluk seviyesini arttırdığınız zamanlarda ise, tamamen kendi hislerinize ve oyunun yardımı olmadan mantığınızla hareket etmek zorunda kalıyorsunuz. Kolay seviyede oynarken, eşyalar gösteriliyor dedik, ama bu ikonların programlanmasında önemli bir problem var. Örneğin, ikon daha konuşulacak insana yaklaşmadan bir şekil alıyor, siz orada birşey var zannedip defalarca tıklıyorsunuz, halbuki birşey yok, direk konuşmaya başlıyorsunuz. Bir de, bazı mekanlarda da araştıraya gitmeniz gereken bölgeler oluyor. Buraları görebilmek için de ikon şekil değiştirebiliyor, ama o mekanı ikonun şekil değiştirmesi için tespit edebilmek oldukça zor oluyor. Ekran üzerinde uzun bir süre simge gezdirip, “acaba gözden bir yer ya da eşya kaçırıyor muyum?” gibi bir soru ile rahatsız olmanız pek de hoş olmuyor. Gözlemlediğim diğer bir problem de şu; normalde simgemizi gezdiğimiz mekanlarda ekranın kenarlarına getirdiğimizde, 360 derece dönebildiğimizi görüyoruz. Ame nedense, sanki üst düzey grafikler var da, bilgisayar zorlanıyormuş gibi, bu döndürme işleminde bir yavaşlama oluyor ve nedenini de anlayamıyoruz.

Suçlu sensin!

CSI: Miami’de güzel olan taraflardan birisi de sesler. Karakterlerin seslendirmeler gayet temiz ve kaliteli bir biçimde gerçekleştirilmiş. CSI: Miami’nin oldukça zevkli bir oynanışı var ve oynayanları bir araştırmacılık atmosferine sokacaktır. Kullanabilecek birbirinden farklı eşyalarımız olması ve olaylarla ilgili oyunun bize fikir üretebilme şansını sunması güzel şeyler. Miami’den puan kırmamızın en büyük nedenlerini; grafik ve simgeler ile ilgili problemler oluşturuyor. Onun dışında, alınıp üzerinde vakit geçirebileceğiniz bir yapım. Televizyon serileri ile aşinalığınız varsa, ekran sorunu aklınıza bile gelmeyecektir.

The Lord of the Rings: Conquest

Gün geçmesin ki Electronic Arts(EA) yeni bir Yüzüklerin Efendisi oyunu çıkarmasın. EA elindeki Yüzüklerin Efendisi lisansını sonuna kadar sömürüyor. En son oyunlarından Battle for Middle Earth serisi, bir stratejiydi. Nezlimde oldukça kaliteliydi. Aylarca oynadım, arada kafama eserse tekrar kurup oynuyorum. Yıllar önce çıkan Return of the King’de “iyi” denilebilecek nitelikteydi. Bu aileye son günlerde çıkan Conquest’de katıldı. Return of the King tarzı, aksiyon kamerası ile hem iyi hem de kötü olarak oynayabiliyoruz. Ekran görüntüleri ve vidyoları yayınlandığı zaman çok heyecanlanmıştım. İyi ve kötü, kahramanlar, tanıdık mekanlar, 4 farklı sınıf seçeneği ile beni yollarına köle etmişti. Uzun bekleyişin ardından oyuna girdim...

Girdikten 20 dakika sonra çıktım. Dışarı çıktım hava aldım, kahvemden bir yudum aldım, koltuğa uzanıp hayallere daldım. ”EA”, dedim. “Neden bunu yapıyorsun? Tamam sevdiğim bir şirketsin, saygı duyuyorum sana ama önce Need for Speed’i sonra da Yüzüklerin Efendisi’ni berbat ettin be hacım? Kalbimi kırıyorsun bu tavırlarınla” diye devam ettim. Aylarca süren bekleyiş sonrasında, tam anlamı ile; gazım içimde patladı. Sizin de gazınızın içinizde patlamaması için bu yazıyı hazırlamaya karar verdim (yalan, daha önceden bir çoşkunlukla almıştım bu yazıyı, ühü.)

Dediğim gibi oyunda hem iyi hem de kötü tarafı kontrol edebiliyoruz. İyilerin senaryosu Miğfer Dibi’nden başlayıp, Kara Kapılar’da son bulurken, kötülerin senaryosu ise Hüküm Dağı’nda başlayıp, Shire’ın telefi ile son buluyor. Ama ne yazık ki bu hemgame içinde ne eğlenebiliyoruz, ne de zevk alabiliyoruz. Bir kere oyun çok hızlı işliyor “hop hacı, surları savun... Tamam! Şimdi, oha ne oluyor!? Meşalelileri öldür! Mis! Öldü hepsi, şimdi Theoden’e yardım et! Etsene adam, 1.5 dakikan var! Oh, kurtardın adamcağızı! Şimdi aşağıya in, öldür milleti!” yahu bir sakin! Bir durakla hocam. Ne oluyoruz? Koskoca Miğfer Dibi muharebesi 10 dakikada bitti!? Tamam, günler süren çarpışma beklemiyorum ama bir sakin ol, soluklan. İki dakika izin ver bize, etrafa bakalım, oyunu süzelim, strateji yapalım... ama yok! Hababam fareye tıklıyoruz. O comboyu yap, şu adamı öldür derken bölüm bitiyor zaten. Çok zorlama olmuş oyun, çok.

This image has been resized. Click this bar to view the full image. The original image is sized 1280x1024.


Her iki senaryoda 4’er karakter yönetebiliyoruz. Elimizin altında, savaşçı, büyücü, gözcü ve okçu var. Bunları açıklamama gerek yok herhalde. Hepsinin ana konseptini isimlerinden çıkabilirsiniz. Birtek gözcü için kısa bir açıklama yapalım; bildiğiniz suikastçının Orta Dünya versiyonu. İki elinde iki bıçak ile maymun gibi hareketler yapıyor, gereksiz. Her sınıfın kendine has özellikleri var. Bu özellikler oyunun eğitim bölümünde gözümüze gözümüze sokuluyor, eğer eğitimi geçmezseniz öğrenmekle kalmayıp, beyninize işleyecek bütün hareketler. Oyunun güzel yanlarından biri de, kahramanları kontrol edebiliyor oluşumuz. İyi senaryoda; Aragorn, Legolas, Gimli, Gandalf, Isildur, Faramir, Frodo, Elrond ve Eowyn; kötü senaryoda ise, With-King, Nazgul, Mouth of Sauron, Saruman, Wormtongue, Lurtz, Balrog ve Sauron’u kontrol edebiliyoruz. Ama ne yazık ki, bu karaterler ile ölürsek, bir daha –o bölüm içinde- kontrol etme hakkına sahip olamıyoruz. Dandik sınıflara geri dönmek zorunda kalıyoruz.

Şimdi sakın ola da “ne güzel işte? Mis gibi Orta Dünya, hem de aksiyon kamerası ile!?” deme gafletine düşmeyin, çünkü çarklar böyle işlemiyor bu oyunda. Öncelikle az önce oyunun hızına dem vurmuştum hatırladığınız gibi. Bunun yanı sıra, oyunun sistemi çok tek düze işliyor. Herhangi bir görevin başlangıçında 4 sınıftan birini seçmemiz gerekiyor; sonra, oyunun daha önceden belirlediği kontrol noktalarını almamız gerekiyor. Kontrol noktaları (yahut stratejik noktalar da diyebiliriz) yaklaşık 6-7 metre çapındaki daireler ile tasvir ediliyor. İçlerine girip bir süre bekledikten sonra o bölge bizim oluyor ama tahmin edebileceğiniz üzere düşman da armut toplamak için gelmemiş savaş meydanına, onlar da “kontrol noktası elden gidiyor hacı” nidaları ile üzerimize saldırıyorlar. Noktayı ele geçirebilmek için, çemberin içinde hiç düşman olmaması gerekiyor. Düşman olmadığı zaman yavaş yavaş bölge bizim olmaya başlıyor ve en nihayetinde de bölgenin hakimi oluyoruz. Bunu birkaç sefer yaptıktan sonra ise “hede hödö geldi! (özel kahramanlar, Aragorn, Faramir vs.)” seslerini duyuyoruz ve kahramanın olduğu yere doğru ilerliyoruz. Sonunda kahramanın kontrolünü aldığımız zaman da, büyük bir olay oluyor (spoiler vermemek için söylemiyorum ama “boss” dövüşleri diyebiliriz.) Akabinde de bölüm bitiyor zaten.

This image has been resized. Click this bar to view the full image. The original image is sized 1280x1024.


Oyunun senaryosu, film paralel olarak gelişiyor ama bazı saçmalıklar da var tabi ki; ilk saçmalığı dandik bir Gondor okçusu olarak, Balrog’u öldürdüğümde yaşadım. Ahaha, koskoca iblisi, iki tane dandik ok ile öldürdüm. Ya oklarda Gandalf’ın kutsaması var (okunmuş ok, ahaha) yahut Balrog hayattan bıkmış, ölmek istiyor. Herneyse deyip oyuna devam ediyoruz ama saçmalıklar peşimizi bırakmıyor ne yazık ki. Troll’lerin sırtından tırmanıp onları öldürmek, her türlü adamın özel güce sahip olması (abi savaşçı bile, kılıcını ateşe çevirip milletin ortasına büyük bir hızla dalabiliyor) ve dahası.

Peki oyunun hiç mi güzel tarafı yok? Aslına bakarsanız var. İyilerin senaryosu oldukça zayıf kalmasına rağmen, kötülerinki oldukça başarılı olmuş. Sauron Hüküm Dağı’nda yüzüğü tekrar ele geçirir ve olaylar gelişir... Film ve kitaptaki olayları ile alakası olmadığı için ve yeni bir senaryo akışına sürüklediği için, kötülerin senaryosu oldukça güzel. Ayrıca, Nazgul’ler olsun, Witch-King olsun, hepsi de oynaması çok eğlenceli olan kahramanlar.

Grafiklere değinmek istemiyorum çünkü, 2009 yılında böyle grafik görmek canımı sıkıyor. Kötü modellemeler, başarısız efektler, çağın gerisinde kalmış gölgelemeler ve nicesi. Gözü Crysis ve benzeri oyunların grafiklerine alışmış biz oyuncular için, Conquest’te kullanılan grafikler çok başarısız kalıyor. Sesler de aynı şekilde başarısız, kılıç-kalkan, büyü sesleri kendini tekrar ediyor, zayıf kalıyorlar. Ayrıca, oyun boyunca bize neyi yapmamızı söyleyen bir ses var ki; insanı uyuz ediyor. “İki dakika sus” diyesi geliyor insanın. Her türlü şeyi söylüyor ama “oyun kötü olmuş hacım, çık bence” demeyi beceremiyor kerata.

2009 yılının ilk hüsranı. Başarısız senaryo akışı (iyiler için), gereksiz derecede tempo, rezil grafikler... Eğer Yüzüklerin Efendisi ile ilgili bütün materyalleri toplama, çıkan her türlü oyununu oynama gibi bir durumunuz varsa, oynanabilir ama ne yazık ki aşırı kolaylığı ve kısa oyun süresi (6 saat içinde her iki senaryoyu da bitirebilirsiniz) ile sizi ekran karşısında fazla tutamayacaktır.

Sonic Heroes Takım Gücü ve A Puanı

Takım Güçleri;
Hero Attack:
Sonic, Tails ve Knuckles takımının yaptığı süper saldırıdır.Saldırıyı güçlendirmek ve hızlandırmak için, saldırıyı Tails açıkken ve 2 PowerUp warken yapın.
Chaos Control:
Shadow, E-112 (Gamma) ve Rogue takımının yaptığı süper saldırıdır. Saldırıyı maksinum hale getirmek için, 2. bölümden sonra, bonus bölümü açın ve Cross'a gidin. Kırmızı Chaos Paketini Alın ve, saldırıyı Shadow ile yapın. Güç 5x şeklinde artıcak.
Big Kiss:
Amy, Cream ve Big takımının yaptığı süper saldırıdır. Bu Saldırıyı güçlendirmek için,
üstteki gibi Cross'a gitmeniz ve Yeşil, Siyah ve Beyaz paketleri almanız lazım.Saldırıyı Amy ile yapın. Saldırı 3x olacaktır.
Ninja Attack:
Saldırıyı, Espio ile yapın.

A Takım Puanı Almak
A Takım Puanı almak için;
* Bütün PowerUp'ları almak,
* En az 3 Combo yapmak (takım gücü),
* Hızlı ve Çok Yüzük almak (hızlı olmak için yön tuşuna 2 kez arka arka basın, ilk bastığınızda koşar, ikincide jet gibi gider

PES 2009 Tuş Kombinasyonu



Pes 2009'un Kurulu olduğu yerden Settings'i açtıktan sonra Keyboard kutusuna tıklayıp, tuşları bu şekilde ayarlayın.

Q : Hareket, Adam Değiştirme.
C : Ufak Bilek Hareketleri .
W : Hızlı Koşma, İstop.
E : Ara Pası, Kaleciyi Çıkarma.
D : Şut.
S : Pas, Top Kapma, Pres.
A : Orta Açma, Topa Kayma.

"C" tuşu ayrıca, Becom A Legend Modunda Top İstemedir, el kaldırıp top ister.

Sacred 2 Fallen Anger

T Enerjisi, Ancaria' nın varoluşundan beri bu diyarlarda gezer. Bu esrarengiz güç, tüm yaşamın başlangıcı, büyü gücünün kaynağı ve bilinen herşeyin kökenidir. Ancaria' da yaşamın başlangıcı ile birlikte, Seraphim' ler uzunca bir süre T Enerjisi' nin ve bu dünyanın kaderinin koruyucu meleği olmuştur. Zamanla bu kadim billgiyi T Enerjisini kullanabilmeleri için High Elf ırkı ile paylaşmışlardır. Ancak bazıları bu gücü öylesine kullanmıştır ki, gücün varlığı High Elf toplumunun paramparça olmasına sebep olmuştur. Bundan da kötüsü, T Enerjisi kontrolden çıkarak negatif bir enerji halini almış ve şeytani yaratıkların varolmasını sağlayarak yıkıcı bir güce dönüşmüştür...
İşte Sacred 2: Fallen Angel' ın hikayesi bu sözler ile başlıyor. Ascaron Entertainment' ın senaryo konusunda takdir edilesi bir yanı var. Kendilerine özgün bir dünya ve senaryo yaratmışlar. Tamam, kabul ediyorum, senaryoda Ancaria' nın yaşam sponsorü şeklinde önemli bir yer tutan, öylesine büyük bir gücün " T Enerjisi " olarak adlandırılmış olması bence biraz komik. Hani T Enerjisi, post-apokaliptik bir dünyada önemli ve nadir bulunan bir enerji kaynağı falan olsaydı, belki kulağa daha hoş gelirdi. Neyse, biz yine de bu konuya fazla takılmayalım Bakalım Sacred 2 nasıl bir oyun...



Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, Sacred 2 konusunda oldukça karmaşık duygular içerisindeyim. Oyunun bazı yönleri çok hoşuma gitti, bazı yönleri ise ekran başında derin bir " Offff " çekerek iç geçirmeme sebep oldu. Oyunun incelemesini yazmaya başlamadan bir süre sakince oturup kafamdan geçenleri toparlamaya çalıştım. Oyunun iyi ve kötü yönleri ile karşılaştırdığımda vardığım sonuç şu ki, bu oyun beğenmeye ya da beğenmemeye oldukça müsait. Oyunun başında daha çok vakit geçirdikten sonra genel görüşümün daha net bir hal alacağından eminim, ama inanın sizlerin oyunu oynadıktan sonra edineceğiniz izlenimleri de çok merak ediyorum. Bu yüzden oyunu oynadıktan sonra bu izlenimleri oyunla ilgili yorumlar kısmında bizlerle paylaşırsanız çok sevinirim...
Sacred 2 'nin geneli hakkında edindiğim izlenimi sorarsanız, şu an için oyunun negatif yönleri daha ağır basıyor. Ancak şu an edindiğim negatif eğilimli görüşe rağmen oyuna " kötü bir oyun " yakıştırmasını yapabilmiş değilim. Bugüne kadar oynadığım onca oyunun ardından, ya ben beklentileri yüksek ve tatmini zor bir oyuncu oldum, ya da içerdiği onca güzel detaya rağmen, Sacred 2' nin eksik kaldığı yönler genele negatif olarak yansıyor. Yazının bu kısmından itibaren elimden geldiğince tarafsız bir kılavuz olarak sizlere oyunun incelemesini sunacağım, benim görüşüm bir yana, Sacred 2' nin nasıl bir oyun olduğunun takdiri tamamen sizin...

İlk Bakış...



2004 yılında çıkan ilk oyunun ardından, Ascaron Ent ikinci oyunu yapmak için kolları sıvadı. Oyunun tamamlanmasına kısa bir süre kala firma ufak ufak tanıtım videoları ve ekran görüntüleri yayımlama başladı. İlk oyunu oynamış ve beğenmiş bir oyuncu olarak, Sacred 2: Fallen Angel' ı merakla beklemeye başladım. İlk oyunu uzunca bir süre oynamıştım ama bitirmemiştim ( oyunun sonlarına doğru kaybettiğim save dosyaları sağolsun, içim kaçmıştı ), yine de grafikleri, oynanışı ve dev haritası itibari ile oyun bende olumlu bir izlenim yaratmıştı. " Bir ara yeniden kurar, oynarım " diyerek zamanla geçmişe gömmüş olduğum Sacred' ın ikinci oyunun gelişi beni heyecanlandırmıştı. İzlediğim videolar ve gördüğüm ekran görüntüleri oldukça tatmin ediciydi. Nihayetinde oyun elime geçti, uzun bir yükleme ve güncelleme süreci sonrasında ( Evet, bu oyunu oynamaya niyetliyseniz, oyuna başlamadan önce çıkan yamaların hepsini mutlaka kurun ) Ancaria alemlerine doğru ilk yolculuğuma başladım...
Oyunun genel ayarları ile ilgili menüler oldukça kullanışlı. 8800 GTS ( ya da denk bir ATI ekran kartı ) ve üzeri kartlar ile oyunu rahatlıkla max detaylarda oynayabilirsiniz. Eğer elinizdeki sistem minimum sistem gereksinimlerine denk bir sistem ise, ayarları genel olarak orta ya da düşük seviyede tutmakta yarar var. Eğer ayarlar orta seviyede iken oyun içerisinde kasılmalar oluyorsa, AA' yı kapatarak oyunu biraz daha rahatlatabilirsiniz. Yine de şunu belirtmem gerekir ki, oyundaki bir takım görsel öğeler görülmeye değer. Örneğin denizdeki dalgalanmalar ya da ufak bir su birikintisine bastığınızda göreceğiniz su sıçramaları gibi. Görsel anlamda en çok hoşuma giden ise, çimler arasında koşarken karakterimin ayağının dibindeki çimlerin sağa sola doğru eğilmesiydi. Bazen yakınızda bir yerden hışırtılar duyup, çimlerin sağa sola hareket ettiğini görüyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki ufak bir tavşan çimler arasında geziniyor. İşte bu grafiksel anlamda görebileceğiniz en güzel detaylardan biri. Oyunun grafikleri ile ilgili konulara yazının ilerleyen kısmında yeniden değineceğim, şimdi dilerseniz giriş kısmı ile ilgili detaylara devam edelim.



Oyun tek kişilik senaryosunu seçeceğiniz karakter doğrultusunda Campaign of Shadows & Campaign of Light olarak iki farklı yönü ile oynayabilmek mümkün. Her biri yaklaşık olarak 35 - 45 saat arası bir oynanış süresine sahip. Ayrıca oyunu yerel ağ üzerinden co-op modda ya da internet üzerinden de oynamak mümkün. Tek kişilik senaryo kısmına girdiğinizde karşınıza basit bir karakter yaratma ekranı geliyor. Burada seçebileceğiniz 6 farklı karakter sınıfı var. Bunlar sırası ise Seraphim, High Elf, Dryad, Temple Guardian, Shadow Warrior ve Inquisitor. Bu karakterlerin oyun içerisinde ne yönde geliştirilebileceği ise karakter ikonunun üzerine geldiğinizde karşınıza çıkan listede belirtilmiş durumda. Seçeğiniz karakterlerin hangi tarzda dövüşebileceği Oryantasyon kısmında ( Orientation ) 3 şekilde belirtiliyor. Bunlar sırası ile, Yakın Dövüş ( Close Combat ), Uzaktan Dövüş ( Ranged Combat ) ve Büyü Gücü ( Magic ) şeklinde ifade edilmiş.



Seçilebilir karakterler bölümünün altında ise senaryonun hangi yönünü oynamak istediğinizi seçiyorsunuz. Burada daha önce bahsetmiş olduğumuz Campaign of Shadows ve Campaign of Light bulunuyor. Tabii senaryo seçimi konusunda tercih etmiş olduğunuz karakterin ne olduğu da önemli. Örneğin Seraphim ile sadece Campaign of Light' ı, Inquisitor ile sadece Campaign of Shadows' u oynayabiliyorsunuz. Geriye kalan diğer 4 karakterde ise her ikisini de seçebilmek mümkün.
Senaryo seçimi ile ilgili kısmın altında ise karakterinizin hangi tanrıya inanacağını seçiyorsunuz. Burada yer alan 6 tanrı arasından yapacağınız seçimde, yine karakter konusunda yapmış olduğunuz tercih etkin. Her tanrının kullanacağınız karaktere vermiş olacağı bir özellik bulunmakta ( Divine Gift ). Karakterinizin level aldıkça kazanacağı özellikler yanısıra, bu özellik de oldukça kullanışlı birşey olduğu için, hangi tanrıyı seçeceğinize iyi karar verin.
Tanrılar ile ilgili kısımdan sonra oyunun zorluk seviyesini ayarladığınız bölüm yer alıyor. Burada sırası ile üç farklı zorluk seviyesi var.
Bronze: Yeni başlayan ve daha önce hiç Action RPG tarzı bir oyun oynamamış olan oyuncular için. ( Noob mode :P ) ( Daha önce az çok bu tarzda bir oyun oynamışlığınız varsa, direk Silver' ı tercih edebilirsiniz. )
Hardcore: Bu zorluk seviyesini seçerseniz, karakteriniz öldüğü takdirde yeniden canlanması sözkonusu değil. Dolayısı ile karakteriniz kullanılamaz hale geliyor. ( Hardcore oyuncusu değilseniz kesinlikle tavsiye etmiyorum ).
Silver: Action RPG tarzı oyunlar konusunda deneyimliyseniz, bu zorluk seviyesi tam size göre.
Ayrıca Hardcore hariç olmak üzere, karakteriniz için seçmiş olduğunuz zorluk seviyesini ( Bronze - Silver ya da Silver - Bronze şekinde ) değiştirmeniz mümkün. Ancak böyle bir değişiklik yaparsanız, karakteriniz ulaşmış olduğu level' i ve edindiği para, eşya vs üzerinde bulunacak şekilde oyuna en baştan başlamak durumunda kalıyor. Keşke oyunun zorluk seviyesinde değişiklik yapmanın böylesine bir geri dönüşü olmasaydı.
Karakter yaratma konusunda en büyük eksiklik ise, karakterinizin saç rengi, yüzü v.b detayları değiştirmenizin mümkün olmaması. Karakter yaratırken istediğiniz gibi ayarlayabileceğiniz tek şey, karakterinizin ismi ( eh o da olmasa yuh derdim zaten :P ).
Ben geldim Ancaria!



Evet, karakter oluşturmak ile ilgili detayları belirledikten sonra, oyunun Blind Guardian aromalı giriş videosu ile karşılaşıyoruz. Oyunun müziklerinde Blind Guardian gibi sevdiğim bir grubun yer alması, benim için Sacred 2' ye kocaman bir artı puan sağladı. ( Hele ki karşılaştığım ilk Bard' ın arada elektro gitar çalması ve Hansi Kürsch' ün sesi ile şarkı söylüyor olması çok güzeldi.) Oyunun giriş videosunu izledikten sonra, seçmiş olduğunuz karaktere özel ara video ile karşılaşacaksınız. Oyunda ilk açtığım karakter Shadow Warrior olmuştu. Onun ara videosunda herhangi bir problem yoktu ama, Seraphim' in ara videosunu izlerken kıkır kıkır güldüm diyebilirim. Seraphim ablalarımızdan biri, odanın ortasında bulunan yatakta sere serpe yatıyor, bir yandan da ( nedense gözle görülmeyen ) yarasını tutuyor. Yaranın görünür birşey olmamasını bir kenara bıraktım, odanın içerisinde o kadar insan var da kimsenin kılı bile kıpırdamıyor. Seraphim' imiz bu hafif müstehcen abla tarafından görevi devralmak üzere çağırılırken, arada geçen diyaloglar sırasında gördüğüm animasyonlar, olayın dramatik yönünü hissettirmekten oldukça uzaktı. Hani o yataktaki Seraphim az daha tombul olsaydı " Bu animasyonlar Banu Alkan filmlerinden modellenmiştir " diyebilirdim Maalesef Seraphim ile oyunun ilk trajikomik gerçeği ile yüzleşmiş bulundum. Oysa ki Shadow Warrior ile oyuna başladığımda mezartaşları ve anıtların üzerindeki yazıları okurken çok eğlenmiştim. Merdivenlerin solunda bulunan büyük anıta tıkladığımda " Rade Jaymond' ın anısına " ( Assassin's Creed' in birçok oyuncu tarafından başarısız bulunması sonucu ikinci oyunun yapımına başlanmadan Jade Raymond' a yol verilmişti :P ) şeklinde komik bir gönderme ile karşılaşmıştım. Bu ve benzeri birçok detayı göz önünde bulundurursak, Sacred 2 üzerinde fazlasıyla emek harcanmış, bir takım ufak detaylara dikkat edilmiş bir oyun.



Ama gelgelelim etrafta gördüğünüz düşmanların modellemesi hep aynı. Dışarıda gördüğünüz haydutlar neredeyse tek yumurta ikizi gibi, kurdu kuzusu vs hep aynı görünümde. Ayrıca oyuna başlar başlamaz etrafta amaçsız bir biçimde gezen ( üstelik etrafta bunlardan yığınla var ) irili ufaklı haydut grupları bir süre sonra sıkıcı bir hal alıyor. Grafikler, ışıklandırma vb detayların güzelliği bir yana, sağda solda gezerken sürekli peşinize takılan NPC' ler gerçekten kötü olmuş. Tamam, zamanında birbirine benzer onca NPC yığınını Diablo ve benzeri oyunlarda da gördük, ama her karşılaştığım NPC' nin " hurraaa!!! oyuncu geldi!!! " şeklinde üzerime saldırması nedense Sacred 2' de hoşuma gitmedi. Hani belki oyuna başladığım yerden çıkar çıkmaz böyle bir hoşgeldin komitesi ile karşılaşmasaydım, daha güzel olurdu gibi geliyor. Nedendir bilmem bu olay bende " Bismillah! Neredeyim ben, dur kendimi en yakın yerleşim birimine atayım! " etkisi yarattı. NPC' ler konusunda önemli bir detay ise, karakterinizden çok düşük level' da bir NPC' yi öldürdüğünüzde sadece 1 XP alıyorsunuz. ( Görünüşe bakılırsa düşük lvl NPC' ler ile sık sık karşılaşmanız sadece Bronze moda mahsus. )



Harita ilk oyunda olduğu gibi oldukça büyük. Hatta öylesine büyük ki ilk bakışta " Ömür biter bu harita bitmez be! " dedirtecek cinsten. Hakkını vermek lazım ki bu konuda Ascaron her zaman geniş bir dünya tasarımı sunmuştur. Neyse ki zamanla bu dev haritayı dolaşmak üzere edinebileceğiniz türlü türlü binek var. O da olmasaydı, büyük ihtimalle ben bu haritayı baştan sona yayan bir biçimde gezmeyi göze alamazdım Binekler konusunda önemli bir nokta ise, oyundaki tüm karakter sınıflarının kendine özel bineklere sahip olması. Tabii bu özel bineklerden birine sahip olmanız için birazcık uğraşmanız gerekiyor Oyundaki para birimimiz, birçok oyundan alışık olduğumuz gibi altın. Silver, Copper vs küsüratla da uğraştırmıyor üstelik. Oyunda para konusunda pek bir sıkıntı yaşayacağınızı sanmıyorum, çünkü NPC' lerin üzerinden çıkan eşyalar ve paralar olsun, görevlerden kazandığınız paralar olsun, herşeye rahat rahat yetiyor. Tabii her gördüğünüz eşya satan NPC' de bulunan her cicili bicili eşyaya sulanmazsanız Ayrıca oyunda edindiğiniz eşyaları üzerinizde taşımamak üzere saklamak isterseniz kullanabileceğiniz bir kasanız da var. Kasanızda bulunan " Ortak Eşyalar " ( Shared Belongings ) sekmesi ile karakterleriniz arasında eşya transferi yapabilmeniz de mümkün. Loot sistemine gelince, Sacred 2 bu konuda çok şık bir detaya yer vermiş. Etrafınıza toplanan NPC' leri öldürdünüz ve yere saçılmış onca eşya var. Q tuşu ile erişebileceğiniz mesafedeki tüm eşyaları bir seferde çantanıza indirebilirsiniz Öte yandan görevlerden edindiğiniz eşya, xp puanı ve para fazlasıyla tatmin edici. Görev demişken, Sacred 2' de ana görevler dahil 600 küsür görev bulunmakta ( hayır tek tek saymadım deli miyim ben :P ). Oyunda bulunan tüm görevleri yapacağım, her yeri didik didik edeceğim gibi bir düşünceniz varsa, kafada bir 100 saatiniz var benden söylemesi. Yine de harita ve navigasyon sistemi bu konuda oldukça kullanışlı ( yine de ara ara yön bulma duygunuzu geçici olarak kaybedebilmeniz mümkün :P ).
Görevler ve öldürdüğünüz NPC' ler sonucu yeterince XP puanı topladığınızda, Attribute ( buna karakterinizin fiziksel nitelikleri diyelim ) ve Skill ( beceri ) puanlarınızı dağıtıyorsunuz. Attribute puanları her level atladığınızda gelirken, Skill puanları sadece belirli levellarda geliyor. Level sistemine dahil arabirim aracılığı ile karakterinizin istediğiniz özelliklerini belirliyor ve o yönde gelişmesini sağlıyorsunuz. Eminim ki birçoğunuz bu konuya oldukça aşinadır, bu yüzden daha fazla detay ile sizleri yormak istemiyorum...
Karakter ekranı, görevleri detaylı olarak takip edebileceğiniz Logbook, envanter ekranı, Combat Art ekranı, harita konfigürasyon ekranı ve oyunun kısayol ayarlayabileceğiniz arabirimleri kullanışlı. Özellikle Combat Art ekranı üzerinden ayarlayabileceğiniz Combo' ları kısayollara atayarak, sahip olduğunuz özellikleri daha etkili bir biçimde kullanabilirsiniz. Bu arabirimler genel olarak kullanışlı bir yapıya sahip olduğu için, alışmakta pek fazla güçlük çekmeyeceğinize inanıyorum.
Son Söz...



Evet, uzunca bir inceleme oldu ama bazı detayları tam anlamıyla yansıtabilmek adına, sanırım böylesi daha iyi. Teknik detaylar üzerinden kısaca geçmek gerekirse, ufak tefek hataları göz önünde bulundurmazsak genel anlamda grafikleri başarılı, gündüz/gece döngüsü çok güzel. Ses ve müzik konusunda kaliteli. Yine de ister istemez " Daha iyi olabilirdi " dedirtiyor. Bazı ses efektleri birbirine çok benziyor. Oynanabilirlik adına uzun soluklu bir oyun, ama bazı yönleri ile oyun sıkıcı bir hale gelebiliyor. Oyunun temposunun düştüğü anlar zaman zaman kendinizi oyundan soğumuş hissedebilirsiniz. Başarısız ya da baştan savma bir oyun değil, ama eksik ya da kötü yönlerini yer yer baskın bir biçimde hissettiren bir oyun. Kıyaslama yapmayı sevmiyorum ama, Diablo 2 oynarken hissettiğim duygular aklıma geldikçe, Sacred 2' nin bundan ne kadar uzak olduğu hissine kapılıyorum. Oysa ki bu tarz oyunların genel atmosferi ve ruhu çok daha güçlü olmalı. Oyuncu o dünyanın içerisinde zaman kavramını kaybedercesine dalıp gitmeli...
Daha önce de dediğim gibi, ya onca oyun ardından ben zor beğenen bir oyuncu oldum, ya da Sacred 2' de yokluğu hissedilir birşeyler var. Yine de takdiri sizin, belki Sacred 2 uzun zamandır beklediğiniz gibi bir oyundur. Belki de sizde benim gibi sabırsızlıkla Diablo 3' ü bekleyenlerdensiniz...

Diablo 3

Nerden baksan bir çoğumuzun çocukluğunun oyunudur Diablo serisi. İlki çıkdığında bir çoğumuz belki de bu oyunu bilmiyorduk belki de adını bile duymamışdık yada daha çok ufakdır.Ama herşeye ragmen belli bir hayran kitlesi olan oyunlardan biridir Diablo.
Bu gün oynanan bir çok rpg türünün ilham kaynağıdır.Sevsek de sevmesek de önünde sayğıla eyilcemiz bir oyundur.Diablo 2 çıkdığı günden bu yana milyarlarca insan tarafından oynanan bir oyun oldu ve hala da oynanıyor. Bir çok oyun klasikleşse de eskisi kadar oynanmazken Diablo 2 hala oynanmak ve o kadar çok sevilen bir oyundurki diablo 2 devamı olacak olan Diablo 3 çıkacağı açıklandığı 28 Hazirandan bu yana bir çok insan Diablo 2 koydukları raflardan indirip yeniden bilgisayarlarına kurdular. Elinde olmayan insanlar ya mağzalardan orjinel olarak almaya başladılar yada net üzerinden indirip oynamaya başladılar. Belki de Diablo serisini eşsiz kılan şey de bu oyunun bir efsane olması bir çok rpg türüne ilham kaynağı olmuş olması olabilir. Ama şu gerçek asla değişmiyecek Diablo öle bir oyunki klasik olmuş ve artık efsane olmuş tüm oyunlar onu karşısında sadece sıradan oyun kalmak da.

Herkezin merakla beklediği ve 28 Haziranda Blizzard Firması tarafından Resmi olarak açıklanan Diablo 3 Ön incelemesi

Not: İnceleme de Oyungezer dergisinden alıntılar vardır

Oyun Diablo 2 den tam 20 yıl sonrasında geçiyor. İlk oyundan tanıdımız Deckard Cain hayatda yani yaşıyor

Oyunda 5 farklı ırk olacak. Bu ırklardan ikisi açıklandı şimdilik. Ayrıca şölenenlere göre oyundaki her ırk için cinsiyet seçimi yapılabilecek. Yani erkek Barbarin yada Kadın Barbarin seçip oynamak mümkün olucak

Açıklanan ırklar ise şimdilik Barbarin ve Witch Doctor denen yeni bir karakter

Diablo 2 de yer alan Necromancer ve Soccerss karakterlerinin Diablo 3 de olmaması bekleniyor.



Barbarin için açıklanan ilk yetenekler Diablo 2 den gelen Leap ve Whirlwind ile yeni eklenen Cleave ve Ground Stomp yetenekleri

Witch Doctor yetenekleri ise çok özel.Bu karakter özel bir güçle düşmanları hastalandırıp ölmelerini sağlamakta üstelik hastalandırdığı bir düşman diğerlerine de aynı hastalığı bulaştırabiliyor.Bunun dışında grup halinde bulunan düşmanların özel bir büyü ile belli süreline birbirleri ile savaşmalarını sağlayabilmek de. Ayrıca bir büyü yaparak yerden zombiler çıkararak bunların düşmanların önünde bir duvar oluşturmasını sağlıyor.

Diablo 2 den farklı olarak her ırk oyuna kendi evi olan bölgeden başlayacak.

Her ırkın başlangıç görevi kendine özgü olacağı şöleniyor.

Havo fizik motoru sayesinde güçlü büyüler ve saldırılarla duvarları düşmanların üzerine yıkmak ve kapıları patlatarak açmak mümkün olucak.

Oyunda ilk oyundan farklı olarak daha büyük yani devasa yaratıklarla dövüşme sahneleri olucak

Oyun ekranında sağlığı gösteren kırmızı bar ve manayı gösteren mavi bar diğer serilerde olduğu gibi duruyor.

Hızlı kullanma kutucukları yerinde duruyor .Ama artık istediniz skilleri altdaki hotbara atabiliyorsunuz.Farenin tekerkeği yada tab sayesinde bunlar arasında geçiş yapılabiliyor. İsterseniz tüm oyunu sadece Fare ile yönetmek mümkün.Yani hiç klavye kullanmadan oyunu oynamak mümkün.

Oyunda eskisi gibi sağlık ve mana için şişe toplama olayı yok. Öldürdünüz düşmanlar bunları bırakarıyor ve topladınız anda bunlar kullanılmış oluyor.

Eski oyunlardan daha büyük harita olacak oyunda

Son olarak Oyun yapım aşamasında olduğu 3 yıl içersinde tam 3 kere büyük bir grafik değişimi geçirmiş. Oyunun 3 yıldır gizli gizli yapımını sürdürüyormuş Blizzard.

Şu ana kadar tüm sınıfların oynanışı ve Act 1'in tamamı bitmiş durumdaymış.

MLB 08: The Show


PSP beyzbol ile tanışıyor

SCEA Studios tarafından geliştirilen MLB 08: The Show, öyle görülüyor ki geçmiş yıllardaki hatalarından ders almayı bilmiş. Yapım, önceki versiyonunda PS2'den port edilmiş, ancak bazı hataları nedeni ile istenilen başarıyı elde edememişti. Bu defa ise PS2 ile PS3'ün her ikisinden de yararlanılarak PSP'ye port edilmesi ve yapılan hataların tekrarlanmaması sayesinde, ortaya tadından yenmeyecek bir oyun çıkmış.

MLB 08 için, PS2 ve PS3'ten alınmış iyi yanların bir araya getirildiğini söylersek yanlış olmaz. Bunlardan bazılarına değinirsek. İlk olarak dikkat çeken yenilik Save sisteminde gözleniyor. PS3 versiyonunda olup PS2'de olmayan bu özellik ile oyun esnasında topun dışarı çıkması, atış yapılması gibi herhangi bir an sonrası bulunduğunuz noktayı kaydedebiliyorsunuz. Daha sonra ana menüden tekrar Load edilerek kalınan yerden devam edilebiliyor. Bir diğer dikkat çeken yenilikse oynanışta gözleniyor. P.B.P yani Progressive Batting Performance olarak adlandırılan bu sistem, yalnız sezon bazlı oyunlarda aktif oluyor. P.B.P, her top vurucusunun performansını değerlendiren bir sistem olarak da özetlenebilir. Sistemde topa vuran kişinin belli bir kabiliyet değeri atanmış. Yaptığınız vuruş oyuncunun kabiliyeti altında bir değerdeyse temas penaltısı alıyor. Eğer vuruş puanınız kabiliyetinizin üstünde ise, bu defa oyuncu temas bonusu kazanıyor. Yapılan atış puanı, P.B.P sisteminde belirlenmiş 5 farklı ikon ile ekranda size gösteriliyor.


Yankee Stadium

Bir diğer yenilikte yine PS3 versiyonunda gördüğümüz kendi müzik kutumuzun olması. Options altında bulunan My MLB Music seçeneğinden, hafıza kartımızda bulunan müziklerden oluşan bir liste hazırlayabiliyor ve oyun sırasında bu müziklerin çalmasını sağlayabiliyoruz. PS3'te bulunan müzik içeriği ile aynı olan yapımda, kendi müziklerimizi dinleyebilmek iyi bir seçenek olmuş.

Yapımdaki ana oyun modlarına baktığımızda Exhibition, Manager Mode, Career, Season, Home Run Derby ve King of the Diamond seçeneklerini görüyoruz. Home Run Derby ve King of the Diamond, daha ziyade oyundaki mini oyunlar olarak görülebilir. Manager Mode ise oyun esnasında verdiğimiz kararlar doğrultusunda, maçın gidişatını yalnızca izleyebildiğimiz bir seçenek. Career ve Season modları ise tüm spor oyunlarından görmeye alışık olduğumuz içeriği sunuyor. MLB 08'i oynamak için ille de beyzbol bilmek gerekmiyor. Kısa sürede genel kurallar ve oynanış öğrenilebiliyor. Kontroller bakımından da analog ve D-Pad'i birlikte kullandığımız yapım, daha ziyade doğru anda tuşa basmak üzerine işliyor. analog kol ise topa yön vermek için kullanılıyor.

Multiplayer modu da bulunan yapımda, sorunsuz şekilde bir lige dâhil olabilir, ya da hızlı bir arama yaparak Single Player oyun için rakip bulabilirsiniz. Görsel olarak gelişme kaydeden MLB, grafik olarak bir hayli temiz ve akıcı yapıya sahip. Eskiye göre bir miktar daha iyileşen stadyumlara kaliteli oyuncu grafikleri eşlik ediyor. Yeni eklenen oyuncu animasyonlarının da gayet akıcı ve sorunsuz olduğu görülüyor. Sesler ve müzik bakımından da iyi iş çıkartan oyun, özellikle maçı yorumlayan spikerler açısından alkış topluyor. Maç öncesi ve sırasında, görsel efektler ile desteklenen takım oyuncularının tanıtımı, skor ve top bilgileri, spikerlerin anlatımı ile desteklenerek adeta canlı yayın izliyor hissi uyandırıyor. Her yönden geliştiği gözlenen MLB, muhtemelen PSP'ye çıkmış en iyi beyzbol oyunlarından biri.

The Sims 3

Yeni bir mahalle ve yeni komşular

İlk çıktığı günden bu yana The Sims, diğer yapımlardan ayrı bir yol izlemiş, hatta kendi çizgisini yaratmıştı. Sanal bir yaşam simülasyonu oyunu diğerlerinden ayıran en büyük fark, rekabet gerektirecek bir yapısının olmaması, tamamen yaşantıya odaklı bir oynanış sunuyor olmasıydı. Will Wright tarafından 2000 yılında hazırlanan The Sims, yeni bir devrin başlatıcısı olmasıyla birlikte, ona benzer başarısız türevlerin de ortaya çıkmasına sebep oldu. Serinin ilk temsilcisinin çıkmasından tam 9 yıl sonra, üçüncü oyunun gelmesini beklerken, The Sims PC platformunun en uzun soluklu ve en çok kâr getiren serilerinden biri haline geldi.

Tamamen yenilenmiş bir dünya

The Sims 3, önceki oyunlarda olmadığı kadar özgürlükçü bir yapıya ve hareketli bir oynanışa sahip olacak. İçinde yer aldığımız topluluklar, yaşadığımız sokak ve tüm mahalle; canlı ve sürekli gelişebilir bir yapıya sahip olarak hazırlandı. Yaptığımız gezilerde, dostlarımızı ziyaret ettiğimizde veya komşuluk ilişkilerimizde sürekli yeni noktalar keşfedebileceğiz. Bir kafeye gidip bir kız arkadaş edinebilecek veya sürekli yemek yiyip, yatarsak şişmanlayabileceğiz. Çevremizde bulunan her Sim'e karşı farklı tavırlar gösterebileceğiz. Zaten her bir karakterin kişilik özellikleri, diğerlerine nazaran farklılık gösterecek. Bu sayede her türden Sim'le karşılaşabileceğiz. Sim'lerimiz, sadece kendi ailemizde gelişen olaylarda değil, komşu Sim ailelerinde yaşanan gelişmelerden de etkilenecek.


"The Sims 3'te yirmiden fazla karakteristik özellik yer alıyor. Yaşamları boyunca bu özellikler, onların davranışlarına, yaşam tarzlarına ve hatta meslek seçimlerine bile etki edecek."

Kişisel durumlar

Başlangıç olarak en azından bir karakter hazırlamamız gerekiyor. Karakter hazırlama ekranı, önceki Sims'lere nazaran daha çok geliştirilmiş. En ince ayrıntılara kadar düzenlemeler yapabilecek ve bu sayede birbirine benzemeyen birçok karakter oluşturabileceğiz. Fiziksel görünüşlerinde düzenlemeler yaptıktan sonra sıra, davranış ve düşünce özelliklerine geliyor. Yapım, bu konuda da oyunculara seçenekler sunuyor. The Sims 3'te yirmiden fazla karakteristik özellik yer alıyor. Bunlar arasından istediğimiz beş tanesini karakterimiz için kullanabiliyoruz. Yaşamları boyunca bu özellikler, onların davranışlarına, yaşam tarzlarına ve hatta meslek seçimlerine bile etki edecek. Maxis, içinde yaşayacağımız evden, bulunduğumuz sokağa kadar, sınırsız bir kişiselleştirmenin olduğundan söz ediyor. Hazırladığımız Sim'lerimiz, hobileriyle ilgilenecek, komşuluk ilişkilerini geliştirecek ve işe gidecek. Maddi ve manevi olarak elde edeceğimiz getiriler sonucunda yeni eşyalar alabilecek, yeni bir eve taşınabilecek, hatta inşa edebileceğiz.

Neler diyorlar?

The Sims 3'ün baş karakter tasarımcısı Cemre Özkurt, The Sims 3 hakkında, ''Oyunun, grafik açısından çok limitleri var, normal oyunlara göre çok fazla komplike. Yapımdaki mekanlar, objeler, evler, karakterler ve kıyafetleri, kişiye özel değişebiliyor. İşin zor ve etkileyici olan kısmı da bu. The Sims 3, Şu ana kadar gördüğüm en komplike oyun. Aşırı komplike oluşundan dolayı ve önceden belirlenmiş çizim tarzından dolayı, grafiksel kalitesi diğer bir çok oyun kadar müthiş değil, ama yine de The Sims 2'ye göre çok çok daha iyi. Oyundan çok bir yaşam simülasyonu. Kesinlikle incelemeye değer bir proje'' diyor.

The Sims 3'ün idari yapımcısı Ben Bell ise, ''Yaşama müdahale edebileceğiniz, sanat yaratabileceğiniz ve yarattıklarınızı herkese gösterebileceğiniz inanılmaz bir oyun'' diyor ve ''Oyuncular gerçek kişilik ve kaderlere sahip olan Sim'ler yaratabilmek için, yepyeni özellik ve hayat amaçlarına sahip olacak. Böylece sınırsız yaratım olanaklarıyla oynayabilecekler. Sim'lerinizi diğer Sim'lerle etkileşimde bulunmaları için şehre götürebilecek, yaptıkları işleri online olarak herkese gösterebilmek için videoya kaydedebileceksiniz'' diye sözlerini tamamlıyor.


"Yapımın grafikleri serinin önceki oyunlarına göre daha geliştirilmiş."

Her şey sınırsız


The Sims oyunları, grafiksel olarak şimdiye kadar büyük vaatlerde bulunmadı. İçersinde yer alan bolca detay ve bunlarla elde edebileceğimiz sayısız farklı ürün, her daim yapımda farklı bir görselliğin olmasına imkân sağlıyordu. Serinin üçüncüsü için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Ek olarak grafiklerde geliştirmelere gidildiğini de anlamak zor değil.

Online olarak da iddialı hazırlanan yapım; size dünyanın dört bir yanında yer alan The Sims kullanıcılarıyla iletişim kurma, kendi tasarladıklarınızı sergileme ve oyun hakkında birçok detaya ulaşabilme imkânı tanıyor. The Sims 3'ün online yönü için Ben Bell, ''The Sims'in sahip olduğu canlı ve aktif topluluk için çok daha sağlam bir tecrübe yaratmayı hedefledik. Bunun için de oyunculara doğrudan yapım içinden erişebilecekleri araçlarla daha çok işlevsellik ve içerik sunmaya karar verdik'' diyor. Bazı online özelliklerden bahsedecek olursak, oyun için her türlü geliştirmeyi ve eklentiyi, The Sims mağazasından satın alabileceğiz. Yaşamınızı videoya kaydedebilecek ve bir takım düzenlemelerin ardından, diğer kullanıcılarla paylaşabileceksiniz.

Haziran başında çıkması beklenen The Sims 3, analistlerin yorumlarına göre, 4 ile 5 milyon arasında bir satış gerçekleştirecek. Will Wright'ın, Maxis'ten ayrılmasından sonra çıkacak ilk Sims oyunu olan yapım, özellikle serinin müdavimleri tarafından merakla bekleniyor.

Battlefield 1943

Eskiye rağbet artıyormu?

New York Comic Con, bu yıl yine bir çok yapım hakkında bilgilerin açığa çıktığı bir platform oldu. Son olarak Mirror�s Edge ile oyuncuların karşısına çıkan DICE firmasının, Bad Company 2 isimli yeni Battlefield oyununu hazırlayacağı biliniyordu, ama kimse tekrar bu ismin, İkinci Dünya Savaşı cephelerine döneceğini tahmin edemezdi herhalde. Yakın bir zamanda gelen duyuruyla Battlefield: 1943, yeni nesil konsollar ve PC için duyuruldu.

Sanıyorum ki, benim gibi pek çok oyuncu ilk başta bu duyurunun ardından başlı başına kapsamlı bir oyun çıkacağını düşündü, ama değil. En azından benim beklediğim gibi olmadı diyebilirim. Çizgi grafikleri ve eğlenceli yapısıyla dikkat çeken, bunların yanında tamamen ücretsiz olarak yayımlanması planlanan Battlefield: Heroes bir yana dursun, Battlefield: 1943�e ne gerek vardı denilebilir.

Pasifik�e dönüş

Battlefield 1943, kısaca Pasifik�te Amerika ve Japonya ordularının arasındaki mücadeleyi konu alıyor. Bad Company haricindeki diğer tüm oyunlarda olduğu gibi 1943 de tamamen multiplayer ağırlıklı. Yapımda seçimimize sunulmuş 3 asker sınıfı bulunacak. Bunlar:

Piyade (Infantry): SMG, el bombası, tank savar silahı ve İngiliz anahtarı
Piyade Eri (Rifleman): Yarı otomatik tüfek, bomba silahı, el bombası ve bıçak
Keşif Eri (Scout): Sniper, C4 patlayıcı, tabanca ve kılıç/bıçak

Piyadeler, orta menzilli silahları iyi kullanabiliyor ve becerili yapılarıyla dikkat çekiyorken, yakın menzilli savaşlarda piyade erleri etkililer. Ayrıca araç ve tankları yok edebilecek güçte silahlara sahipler. Son olarak Keşif Er�leri de uzun menzilli mücadelelerde etkili oluyorlar. Başlangıçta tüm silah ve araçlar oyunculara sunulacak, ama istatistiklerinizde artış olduğu sürece yeni gereçlerle de karşılaşabiliriz. Bu arada oyunun istatistik sistemi, Bad Company ile aynı. Sağlık sistemi olarak ise kendini yenileyebilir bir sağlık sistemi var. Sağlık paketleri eklenmemiş. Bunun yanı sıra cephane olarak da sınırsız bir miktara sahip olacağız.

Battlefield: 1943�de taban tepeceğimiz 3 harita yer alacak; Wake Island, Guadalcanal ve Iwo Jima. Aslında bunlar, Battlefield 1942�de yer almış, ama değişime uğratılmış haritalar. DICE�den Gordon Van Dyke haritalarla ilgili olarak, �Battlefield 1942'yi oynayan oyuncular varsa, haritalar onlara tanıdık gelecektir, ama zaman içerisinde 2 oyun arasında meydana gelen değişiklikleri de fark edeceklerdir.� diye belirtiyor.

Büyük savaşlar, büyük rakamlarla kazanılmaz

Amerika ordusu veya Japonya ordusuna mensup yöneteceğimiz askeri ve oynayacağımız haritayı belirledikten sonra sıra oyun moduna geliyor. Yapımda tek bir oyun modu olacak; Conquest. Yani düşman kontrolü altındaki bölgeyi temizleyip, kontrolü ele geçirmek ve sonraki saldırılara karşı burayı savunmak. Battlefield 1943, 24 (12�ye 12) kişiye kadar online deneyim sunacak. Daha önceki yapımlarda olduğu gibi 64 oyuncuya kadar savaşmak tabii ki zevkli olabiliyor, ama zararları da var. Performans eksikliği görülebiliyor. Üstelik "Büyük bir savaş deneyimi için, büyük oyuncu sayılarına gerek yok." deniliyor. Hız denetimi olarak Battlefield 1942�nin yavaş olduğuna dikkat çekilirken, Battlefield 1943�ün oldukça hızlı olacağından söz ediliyor.

"Battlefield 1943, Frostbite grafik motoru ile geliştiriliyor. Oyun grafiklerinden daha çok oynanışı ve multiplayer faktörü ile öne çıkacak."
Frostbite grafik motoru kullanan yapım, görsel olarak büyük vaatler sunmuyor. Zaten yapımcılar, görsellikten çok oynanış mekaniğine ve performansa önem veriyor. Yaz aylarında çıkması beklenen Battlefield 1943�ün PC, X360 ve PS3 için dijital indirme yöntemiyle oyunculara sunulması planlanıyor. Umarız Heroes�u da aradan çıkarırlar artık.

Grand Theft Auto:Chinatown Wars


Arkadaşlar bildiğimiz üzere gta serisinin son çıkan oyunu Chinatown wars ta nasıl oynayacaz nasıl bi oyun kimi yölendiricez?? gibi soruların cevaplarını uzun soluklu bil araştırmadan sonra siz değerli üyelere rapor etmek istiyorum.Oyun GTA 1 i özleyenlere bu özlemi unutturacak.Çünkü oyun Gta 1 e hemen hemen benzeyen bir bakış açısı ile yönlendirilecek.Liberty cityde oynayacağız.Oyunda iki ana karakterimiz bulunuyor.İlki yönlendirdiğimiz adam size kısaca tanıtayım.


Resimde gördüğünüz adam ismide Huang Lee
Huang bir intikam için burada bulunuyor.Babasısanırım Traidliler tarafında öldürülmüş(traid çetesini GTa III ten hatırlarsınız)ve o intikamını alacak.O bir çinli.Liberty City tekrar karışacak.

diğerkarakterise bir bayan




karakterin adı Ling.Ling sanırsam Huang ın öğretmeni ve galiba bu oyunda catalina gibi bir görevi olacak.Ling zeki bir kızmış.Bu yüzden dikkatli olmalıyız.

Resimler:





v.b. resimlerden anlayacağınız gibi gta 1 deki gibi yönlendireceğiz.Bişeyi itiraf etmeliyim ki gta 4 ün grafiklerinin yanında bu çok ilkel kalmış ama rockstardan daha fazlasını umuyorum...


oyunun radarını gta III ün radarına benzettim açıkçası

Euro 2000



EURO 2000
Hepinize merhabalar. Sözü fazla uzatmadan yazıma geçmek istiyorum. Çünkü inceleyeceğimiz oyun çok güzel olduğu için sabırsızlanıyorum.

AVRUPA ŞAMPİYONASI BİLGİSAYARINIZA TAŞINIYOR.

Neredeyse hemen hemen tüm spor dallarında kaliteli ve mükemmel denilebilecek oyunları hazırlayıp piyasaya sunan EA Sports firması, şimdi de UEFA EURO 2000 adlı oyunun altına imzasını attı. Bu oyun Avrupa Futbol Şampiyonası’nı her şeyi ile evinize getiriyor. İnceleyeceğimiz oyun gerçekten çok güzel. EA Sports’un FIFA serisinde olduğu gibi UEFA EURO 2000 oyununu da UEFA’dan EURO 2000 turnuvasının resmi lisansını alarak üretti. EA Sports firmasını sadece bu oyun için değil, diğer oyunlardaki başarısından dolayı kutlamaktan başka çarem kalmıyor...

GENEL OLARAK DİYEBİLİRİZ Kİ...

Evet, oyunun grafiklerine, müziklerine, vs... geçmeden önce, oyun üzerinde genel olarak kısa bir inceleme yapmak iyi olur sanırım... Oyunumuz, hepinizin bildiği EA Sports firmasının FIFA serisine benziyor. Fakat kesinlikle farklı bir yapıda kurulu.

EURO 2000 oyununun FIFA serisinden çok büyük farkları var. Mesela EURO 2000’de oyun gerçeklik sınırlarını olabildiğince fazla zorluyor. Futbolcuların çamurlanan formaları vs. vs... Bunları ilerde daha ayrıntılı olarak yazacağım.

Fakat bu mükemmelliklerin yanında dikkat edilmesi gereken birkaç nokta daha vardı. Buna da bir örnek verirsek; spikerin konuşmaları. Dediğim gibi bunları diğer satırlarımda ayrıntılı olarak yazacağım.

Birde, oyunun bu kadar güzel olmasına rağmen bilgisayarınızdan pek fazla bir özellik istemiyor. Yani “Benim bilgisayarın bunu oynatmaya gücü yetmez ki.” olayını ortadan kaldırıyor. Eminim ki hemen hemen konfigürasyonu idare edecek bir bilgisayarda kesinlikle oynayabileceksiniz.

Oyunda UEFA’ya üye olarak gözüken 51 ülkenin milli takımlarının tamamı yer alıyor. UEFA’da olduğu gibi bu takımlar gruplara ayrılıyor ve gruplardan başarılı olan takımlar finallere gitmeye hak kazanıyor. Ayrıca ilk kez bu oyunda eklenen yeni bir bölüm var; Skill Drill. Bu bölüm sayesinde seçtiğiniz herhangi bir futbolcuya tek antrenman yaptırabiliyorsunuz. Böylece o futbolcunun şut yüzdesi, pas gücü gibi değerlerini yükseltebiliyoruz. Stadyum sayısına gelince, tam 12 tane stadyum bulunuyor.

Bir de oyunun multiplayer özelliği sayesinde 8 kişi oynayabiliyorsunuz. Neyse, artık yavaş yavaş oyuna geçelim...

GELİŞMİŞ ARAYÜZ...

İşte EA Sports klasiği burada da sürüyor. Tüm EA Sports oyunlarından alışık olduğumuz kolay kullanım ile çok etkileyici. Ayrıca ara yüzdeki arka plan da hareketli bu da çok güzel düşünülmüş.

Oyun açıldığında karşımıza ilk önce bir demo çıkıyor. (Bence kesinlikle izlemelisiniz.) Daha sonra oyunun ana menüsü ekrana geliyor. Ve bizlere sunulan seçenekler sırasıyla;

1-FRIENDLY
2-EURO 2000™
3-CHALLANGE
4-GOLDEN GOAL
5-SKILL DRILL olmak üzere 5 tane.

Ayrıca Euro 2000 turnuvasında şampiyon olursanız, en sona CLASSICS adlı bir bölüm daha ekleniyor. Bunların ne işe yaradığını kısa kısa anlatacağım.

1-FRIENDLY: Bu bölümde seçtiğimiz iki takımla dostluk maçı yapıyoruz.
2-EURO 2000™: İşte oyunun esas bölümü bu. Bu bölüme girdiğimiz zaman bir takım seçiyoruz (Mesela TÜRKİYE) ve turnuvaya başlıyoruz. Herşey ama herşey gerçekçi. Maç saatleri, oynanan yer, vs...
3-CHALLANGE: Burada da kendi belirlediğiniz takımlarla bir turnuva hazırlıyorsunuz.
4-GOLDEN GOAL: Bu bölüm çok zevkli. Altın gol demek oluyor ve maç başlamadan kaç gol atılacağını belirliyorsunuz (En fazla sayı 10). Daha sonra oyuna başlıyorsunuz. Bu bölümde maçın süresi yok. Mesela maçı 5 gol olarak ayarladınız diyelim; O 5 golü ilk önce kim atarsa o kazanır.
5-SKILL DRILL: Bu da alıştırma bölümü. Bu bölüm oyunu öğrenmek için ideal bir bölüm. Tabii ki önceden FIFA serilerini oynamış olanlara önermiyorum.
6-CLASSICS: Euro 2000 turnuvasını kazandıktan sonra eklenen bu bölüm, adından da anlaşılacağı üzere klasik bölümü. Bu seçenekte 1960 yılların 4 takımı bulunuyor ve bunlardan birini seçip oyuna devam edebiliyorsunuz.

Ayrıca ana mönü ekranındaki bir diğer değişiklik ise; sol taraftaki açılır menü. Buraya mouse’u yaklaştırdığımızda bir menü açılıyor. Bu menünün içinde, Exit to Windows, Credits, Load Game, Options, Multiplayer, Team Management vb. gibi seçenekler bulunuyor.

Oyunun yükleme süresi de çok kısa sürüyor. Yani uzun uzun, can sıkan yüklemeler yok.

KLASİKLER

Euro 2000 Turnuvası’nda eğer şampiyon olursanız, CLASSICS adlı bölümün açıldığını söylemiştik. Şimdi bu bölümden biraz bahsedelim. Bu bölüme girdiğimizde karşımıza 4 tane takım çıkıyor. Bunların isimleri şöyle sıralanmış;

1-USSR 60
2-Chech. 60
3-Yug. 60
4-France 60

Bu takımlardan birini seçip oyuna başlıyoruz. Ve hemen iki grup olarak turnuva başlıyor. Bir grupta sizin takımızla rakip takım, diğer grupta da öteki takımlar yer alıyor. Tabii ki geriye kazanan iki takım kalıyor bunlarda kendi arasında yaptıkları maç sonucunda kim kazanırsa o galip geliyor

Battlefield 2

Dikkatinizi çekti mi bilmem ama, son yıllarda oyun piyasası daha çok online pazara yöneldi. Son birkaç yılda çıkan online oyun sayısı önceki yıllara göre kayda değer derecede fazla. Tabi burada gelişen teknolojinin ve bunun paralelinde hızlanan internet bağlantılarının payı olduğu savunulabilir. Ancak gelişen teknolojiyle paralel olarak gelişen oyuncu zevkleri de kesinlikle bir kenara atılmamalı bu konuda. Kabul etmek lazım, gelişen yapay zeka, aktarılan kocaman ve yaşayan dünyalar yetmedi oyuncuya. O "gerçekten" insanlarla dolu bir dünya, "gerçekten" düşünen rakipler istedi karşısında. Yapay zeka yetmedi de gerçeğini istedi oyuncu anlayacağınız. Online oyunlara olan talebin son yıllarda artmasında belki en önemli olmasa da, yadsınamayacak kadar öneme haiz bir yeri var oyuncu zevklerinin.

Online Aksiyon aslında eski bir tür sayılabilir. Wargasm, Counter Strike, Anarchy Online gibi oyunlarla diğer oyuncularla karşı karşıya gelme fırsatına kavuştu oyuncular. Ancak bunların hiçbiri (tamam, Counter Strike hariç) Battlefield 1942 gibi ortalığı kasıp kavurup, dünya çapında binlerce oyuncu edinmedi kendine. Devasa haritalar, kişinin kendi gözüyle taktik geliştirme imkanı, takım oyununa verilen önem ve onlarca araç ve silah çeşidi ile oyuncuların gönüllerinde hemen taht kuruverdi Battlefield 1942. Ardından gelen iki eklenti oyuna çok birşey katamamış olsa da, yamalar ve modlarla uzun süre ayakta kaldı BF42. Eskidi diye arkasından çıkarılan BF:Vietnam bile yeni teknolojisine rağmen BF42 gibi binlerce oyuncu edinemedi. Daha sonra Battlefield 2 duyuruldu DICE ve EA tarafından. Uzun süre beklendi, ekran görüntüleri ve oyun içi bilgileri ile ağızları sulandırdı ve en sonunda bir Haziran günü kapılarımızı kırıp evlerimize giriverdi. İşte karşınızda Battlefield 2.

Biraz fazla uzun bir giriş olduğunun farkındayım ancak içimden geldi, çünkü Battlefield severek oynadığım bir seri (bf42tr ve JtA'daki dostlarımın kulakları çınlasın - BloodRaven.)

Dikkaaayyytt!

O kadar fazla laf çevirdim ki sizleri daha fazla sabırsızlandırmamak için hemen özelliklere gireceğim. Efendim, 1942 ya da Vietnam gibi oyunumuz çok oyunculu bir aksiyon oyunu. İnternet bağlantısı ile artık 64 kişiye kadar oyuncu ile kozlarımızı paylaşabiliyoruz. Artık elimizde modern orduların modern silahları var ve bunlarla düşmanımızı yenilgiye uğratmak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz.

Oyunda üç ordu var. Bunlar Amerikan deniz piyadeleri (USMC), Arap Ordusu (MEC) ve Çin Halk Ordusu (PAC). Farklı silah model ve dinamikleri söz konusu. Amerikan askerleri yüksek ateş gücünün bedelini cephaneden kısmak ve dikkatli nişan almak (geri tepme gerçekten can sıkabiliyor) ile öderken, Çin ve Arap orduları tahrip gücü olarak zayıf silah açıklarını bol cephane ve düşmana adeta ateş kusma ile kapatıyorlar. Çok fazla olmasa da bu farklılık araçlarda da göze çarpıyor. Her tarafın bir ağır tankı var, Amerikan Abrams tankı hız konusunda üstünken Çin ve Arapların kullandığı Rus T-72 tankı yavaşlığını üstün ateşgücü ile telafi ediyor. Her tarafın yine APC (Zırhlı Personel Taşıyıcı, ZPT), Buggy (birazdan değineceğim), jip, helikopter, savaş uçağı var. Arada söyleyeyim, silahlara hiç girmeyeceğim çünkü hepsi diğer oyunlardan, filmlerden vs. bildiğimiz silahlar. M4'ten tutun da AK-47'ye kadar herşey var.

Her aracın her haritada farklı önemi ve kullanım alanı var. Mesela köprülerin sıkıca savunulduğu bölgelerde APC ile sudan amfibi bir saldırıda bulunabiliyorsunuz. Yani sadece korunup fazla hasar verdiğiniz araçlar değil artık oyundaki araçlar. Bir de buggy var ki anlatılmaz, yaşanır. Sürücü dahil üç kişilik bu hız ve arazi canavarı makine, yandaki 30, tepedeki 50 kalibrelik makineli tüfekleri sayesinde tam bir Karada Uçan Piyade Katili (KUPK) (Komik değil ama içimden geldi Özellikle bu "güzellik" sayesinde karadaki hareketlerinizi esnetebilecek, piyadelere karşı hızlı ve yıkıcı saldırılarda bulunabilecek ve istediğiniz yere hızlıca adam yerleştirebileceksiniz. Bununla da bitmedi! Aşılamayan pek çok arazi engelini de bu canavar sayesinde aşabilirsiniz. Mesela, düşman bir tepede sıkı bir savunma hattı oluşturdu ve ilerlemeye çalışan piyadelerinizin canına okuyor. Buggy ve üç adamınız son sürat tepenin bir yamacına yükleniyor ve meyili aşıp düşman hatlarının içine giriyorlar. Hızlıca hareket ederken ölüm kusan iki makinalı sayesinde düşmanın canını bir hayli yakıyorlar. Böylece savunma ateşinden başını kaldırabilen piyadeler ilerleyip tepeyi ele geçiriyorlar. Artık böyle manevralar yapmanız mümkün, yeni araçlar ve oyun dinamikleri bunu biz oyunculara sunuyor.

Ancak gözüme takılan olumsuz bir yön var ordular arası dengede, söylemeden edemeyeceğim. Her üç taraf da aslında güçlü birer ordu. Ana hatlarında hiçbir önemli fark yok üç tarafın. Her tarafın ağır ve hafif silah ve araçları var ve bunlar hemen hemen daima birbirlerini kolaylıkla ikame ediyorlar. Açıkçası oyun ilk duyurulduğunda ve Orta Doğu tarzı bir kuvvet olacağını duyduğumda tamamen gerilla taktiklerine dayanan, ağır silahı hiç olmayan ya da çok az olan, elindekini etkili biçimde kullanması gereken ve gerilla taktiğinde savaştığında güçlü olan bir kuvvet bekliyordum. Çin deyince de safi olarak asker sayısına güvenen (hatta Çin ile oynarken asker sayısının fazla olmasını bile düşledim), teknolojik olarak nispeten zayıf bir ordu bekliyordum. Ancak herşey insanın hayal ettiği gibi olmuyor her zaman. Birbirine neredeyse yüzde yüz denk üç ordu çıkardı karşıma BF:2. Ne yapalım eldeki ile yetinmek lazım.

sas Duruuuş!!

Taktik taktik deyip durdum. Peki sadece araçla mı yapılır bu sevdiğim oyununda taktik? Kesinlikle hayır! BF:2 seriye güzel grafikler dışında da pek çok şey katıyor. Artık sanal bir kumandanınız var ve bu kumandan size savaşın gidişatı ile ilgili bilgi verip, sizi savaşın yoğun olduğu bölgelere yönlendirip, topçu desteği istediğinizde topçu desteği veriyor. Kumandan sayesinde savaşı rahat takip edebiliyorsunuz. Ayrıca artık top bataryalarını sadece kumandan kullanabiliyor. Kumandan olmak için takım menüsünden kumandanlığa başvuruyorsunuz. Kumandan olunca da bazı ek güçler kazanıyorsunuz. Bunlardan biri, topçu ateşi kullanmak. Takım arkadaşlarınızın istediği yere çok isabetli topçu ateşi yaptırabiliyorsunuz. Aynı zamanda radar taraması yapıp civardaki düşman birimlerinin yerlerini belirleyip, istediğiniz bölgelere paraşütle malzeme bıraktırabiliyorsunuz. Ekibin ne yöne gideceği ve neler yapacağı da sizin ellerinizde. Böylece takım çalışması bir puan daha kazanmış oluyor.

Bir yeni güzellik de Squad ve Squad Leader. Artık takımınız squad'lara, yani küçük ekiplere bölünüş durumda. Bu ekipler kendi aralarında daha kolay haberleşebiliyorlar. Hepsinden öte, skor sayılırken ekip olarak da puan alıyorsunuz. Böylece herkes toplanıp "Hurra!" diyerek düşmana saldıracağınıza, ekiplere bölünüp, görev paylaşımı yapıyorsunuz. Özellikle klan maçları için gerçekten güzel bir yenilik. Savunma yapacak, saldıracak ve özel görev üstlenecek ekipleri kolaylıkla belirleyebiliyorsunuz.

Tabi ekipler lidersiz olmaz. Ekip liderlerinin oyundaki etkisi çok büyük. Ekibin hedefini belirleyip haritada gösterebilen ekip liderleri aynı zamanda topçu desteği isteyebilen tek birim. Bu nedenle ekip lideri seçimi de önemli. Ekip lideri ile ilgili en büyük ve benim en çok hoşuma giden yenilik ise, bu ekip liderlerinin birer hareketli "Spawn Noktası" olmaları. Bunun anlamı, ekip lideriniz çatışmanın yoğun olduğu biryerde hayatta kaldığı sürece, siz öldüğünüzde uzaktaki spawn noktanızdan değil, ekip liderinizin yanından katılıyorsunuz oyuna. Aynı noktaya siz öldükçe sürekli piyade yığıyormışsunuz gibi etkisi var bunun. Ekip liderinin oyuna kattığı taktik esneklik inanılmaz derecede. Bir ekip lideri sayesinde sıkı bir topçu desteğiniz ve lider ölmediği sürece kesintisiz piyade desteğiniz oluyor. Savaşta düşmana üstünlük bu sayede kolaylıkla sağlanabiliyor.

Taktik güzellikler bununla da bitmiyor. Artık yara alarak canınız bittiğinde her zaman ölmüyorsunuz. Bazı durumlarda (yakındaki bir patlama veya kuşun yarası, ağır hasar almada geçerli değil bu) "Ağır Yaralı" olarak yere yığılıyorsunuz. Burada spawn noktasından veya ekip liderinizin yanından savaşa katılmak için onbeş saniyeniz oluyor. Eğer bu süre içinde bir sıhhiyeci gelip sizi iyileştirirse kendinize gelip savaşa kaldığınız yerden devam ediyorsunuz. Bu tarz durumlar için her ekipte bir sıhhiyeci bulundurmak şart, böylece adam yaralandığında onbeş saniye spawn süresi beklemiyorsunuz ve ekibiniz güç kaybetmeden savaşmaya devam edebiliyor. Böylece sıhhiyeci güzel silahı olan saldırı birimi durumundan kurtulup, gerçekten oyuna birşeyler katabiliyor.

Nişan aaaaaalll!!!

Aslında bu tarz bir oyunda yapay zeka namına söylenecek fazla söz olmaz. Ancak DICE, bağlantısı olmayan oyuncuları da düşünmüş olsa gerek ki, oyuna bir de tek kişilik mod eklemiş. Bu modda oyundaki haritaların bir kısmının 16 kişilik hallerinde (ilginç geldi değil mi? Buna da değineceğim.) yapay zekaya karşı tek kişilik mücadeleye girişebiliyorsunuz. Yapay zekanın eski oyunlara göre bir hayli yol katettiğini söylemem lazım. Takım arkadaşlarınız verdiğiniz emirleri neredeyse hatasız yerine getiriyorlar, araçla alınmayı istediğinizde telsizden "Roger" deyip hemen gelip sizi alıyorlar, ya da durup binmenizi bekliyorlar, ağır ya da hafif yaralandığınızda bir sıhhiyeci eğer yakınlardaysa hemen gelip sizi iyileştiriyor, sıhhiyeciyi telsizle uzaktan çağırdığınızda ise koşarak yanınıza geliyor. Artık tek kişide ya da çok oyuncuda botlarla beraber oynarken canınız sıkılmıyor.

Haritalarla ilgili birşey söylemiştim galiba. BF:2'de çok fazla harita yok, multiplayer bir oyun için ölümcül bir hata diyebilirsiniz belki ancak durum böyle değil. Oyunda her haritanın 16, 32 ve 64 oyunculuk halleri bulunuyor. Nasıl mı? Oyuncu sayısı arttıkça haritalar büyüyor. Mesela Gulf of Oman adlı harita 16 kişilik şeklinde körfezdeki şehrin bir kısmında geçiyor. Sayı 32'ye çıkınca işin içine körfez ve şehrin kenar mahalleleri de ekleniyor. Sadece harita büyümüyor, Amerikalılar'ın uçak gemisi, Araplar'ın da havaalanı ekleniyor oyuna. Böylece aynı harita birden bire bambaşka bir renk kazanıyor. Yani, aslında her harita üç farklı harita. Bunun oyuna katkıları ise çok büyük. Küçük gruplar halinde oynarken artık haritanın büyük olması yüzünden oyunun yarısını birbirimizi arayarak geçirmiyor, hemen çatışmaya odaklanabiliyoruz. Çok sayıda oyuncu olunca da haritanın darlığı yüzünden bir el bombasıyla on-onbeş kişi öldürem,yoruz (Berlin var ya Berlin). Çok yenilikçi bir özellik bu ve önümüzdeki yıllarda çıkacak pek çok oyuna da yol göstereceğe benziyor.

Bu kadar anlattım anlattım oyunun grafik ve seslerinden hiç bahsetmedim. Aslında bahsedecek de fazla birşey yok. BF2'de göreceğiniz grafikler, günümüz için online aksiyon türünün en iyisi neredeyse. Silahtan araca, askerden binaya kadar herşeyin modellemesinde çok uğraşıldığı belli oluyor. Grafik motoru etrafınızda olan biteni size en iyi şekilde aktarıyor. Ayrıca yeni eklenen shader'lar sayesinde atmosfer de gelişmiş. Yanınızda bir tank ateş ettiğinde, bomba patladığında görüntünüz bulanıklaşıyor ve kalp atışınız dışında neredeyse hiçbirşey duyamaz hale geliyorsunuz, yani Shellshock yaşıyorsunuz. Birim ve hareket modellemeri de bu türde çıtayı yükseltecek cinsten. Karşınızdaki Abrams tankının her detayını seçebilmek bir yana, artık karşınızdaki adamın silahının ve silahı dolduruşunun her detayını seçebiliyorsunuz neredeyse. Artık birimlerin sınırlı da olsa çevreye de etkileri var. Mesela bir helikopter ağaçlık bir alana yaklaşınca, motor gücünden ağaçlar savrulmaya başlıyor. Böylece grafik üstünlük sadece görsel keyif vermiyor, oynanışa da katkıda bulunuyor.

Seslere değinmek gerekirse söylenecek tek kelimenin "mükemmel" olması gerekir. Her silah, bomba, araç ve efektin sesinde gerçekçilik üst sınırda ve bu sayede kendinizi savaşın içinde hissediyorsunuz. Uzakta bir patlama olduğunda önce patlamayı görüyor, sonra sesini işitiyorsunuz (ki gerçekte de böyle olur). Bazı durumlarda sadece sesler yardımı ile bile durumunuzu değerlendirebiliyorsunuz. Etrafınızda uçuşan mermiler, askerlerin telsiz konuşmaları, patlama ve tank paleti sesleri tam bir savaş atmosferi yaratıyor sizler için. Grafik ve sesler sayesinde mükemmel olan atmosfere biraz daha kaptırıyorsunuz kendinizi.

Teeeeyyşş!!!

Uzun lafın kısası, beklediğimize fazlasıyla değmiş. Karşımızda uzun süre oynanacak ve keyif verecek bir oyun var. Neredeyse hiçbir önemli hata yok bu oyunda, keyfinizi azaltacak hiçbirşey yok. Seriyi takip eden ve türden hoşlanan biriyseniz zaten BF2'yi çoktan alıp oynamaya başlamışsınızdır. Eğer eski oyunları bir nedenden dolayı sevmediyseniz, ya da oynamadıysanız bile, mutlaka BF2'ye bir göz atın derim çünkü online aksiyonu sonuna kadar keyifli kılan herşey bu harika oyunda mevcut.


Artılar: Saymakla bitmez, sayısız yenilik, mükemmel grafik ve sesler, takım oyunu gerçekten ön planda.
Eksiler: Ordular arası farklılık biraz silik, yüksek sistem ihtiyaçları

Stronghold Crusader Extreme



Stronghold Crusader Extreme
OYUN TÜRÜ: Strateji

YAPIMCI: Firefly Studios
DAĞITICI: Gamecock Media Group

OYUNCU SAYISI: Min: 1 Max: 2

ÇIKIŞ TARİHİ: 02 Haziran 2008

Stronghold Crusader Extreme adını ilk duyduğumda hem sevinmiş, hem de şaşırmıştım. Sevinmiştim çünkü zamanında epey başında vakit harcamış ve eğlenmiş olduğum bir oyundu, şaşırmamın sebebi ise, genelde genişleme paketleri oyun çıktıktan en geç iki yıl içinde çıkar. Oyun çıktıktan altı yıl sonra gelen bu genişleme paketi neyin nesiydi? Firefly oyuna yeni bir takım özellikler ve adının sebebi olan abartı ve aşırı bir oynanış geleceğini oyun çıkmadan önce duyurmuştu, betadan ve oyun içi görüntülerden neyin değiştiğini pek görememiştik. Oyun geçtiğimiz hafta çıktı ve çok geçmeden oynayıp incelemesini sunayım dedim.

Öncelikle bilmeyenler için ufak bir tanıtım, bilip de unutanlar için de hatırlatma yapalım. Stronghold, Age of Empires tarzı ortaçağ gerçek zamanlı strateji konsepti ile Ceaser ya da Pharoah tarzı ekonomi ve şehir yönetimi konseptlerini tek potada eritip güzel ve farklı bir tat sunmuştu bizlere. Stronghold Crusader ise aynı oyunun biraz gelişmiş halinin Orta Doğu’da haçlı seferleri esnasında geçen bir RTS olarak karşımıza çıktı. Oyun ağırlıklı olarak kale, duvar, kule, kapı gibi yapıların inşaası ve kale savunması ile saldırısına odaklanmış, ama bir yandan da lordu olduğunuz tebaanız ile ilgilendiğiniz, onların vergilendirilmesi, gıda dağıtımı ve morali ile uğraştığınız, ham madde çıkartıp işleyerek silah, yapı malzemesi, bira gibi ürünler ortaya koyarak hafifletilmiş bir şehir kurma-yönetme oyununa benzer. Elbette silah üretip asker de çıkartıyorsunuz, ki oyunun asıl zevki ordu kurmak, kuşatma gereçleri inşa edip düşmana saldırmakta yatıyor. Ortaçağa özel savunma sistemleri ise eğlenceli ve güzel bir atmosfer sunar.



Bu noktada genelde oyunla ilgili grafik ve teknik bilgiler verilir, ancak altı yıl öncesine ait Stronghold Crusader’a çıkan bu genişleme paketi, hiçbirine sahip değil. Oyun aynı eski grafik motorunu kullanıyor, ki üç boyutlu ve dinamik haritaları olan aktif fizik motorlu strateji oyunlarının rafları doldurduğu günümüzde iki boyutlu izometrik bit-map tarzı harita ve grafikler kimin nasıl ilgisini çeker merak konusu. Aslında en baştan söylememde fayda var, Crusader Extreme yeni bir oyun değil, ya da yeni bir kitleyi kendine çekmeye çalışan bir oyun da değil, doğrudan oyunun müptelaları için yaratılmış. Oyun yeni teknolojiler neredeyse görünmezden gelinerek yapılmış, kullandığı tek gelişmiş şey hafıza kapasitesi, bunun da kullanıldığı tek bir yer var, harita üzerinde sayıları binleri geçen askerlerden oluşan ordular.

Bunun neresi yeni peki? Aslında Total War serilerinde bol miktarda askerle savaşabiliyorduk, Crusader Extreme’i ilginç kılan tek özelliği aşırı hızlı ve zor olması, hem de çok hızlı. Oyunu yüklediğinizde Crusader Extreme’in yanısıra Stronghold Crusader da yükleniyor, nostalji tatmak isteyenler için ideal. Crusader Extreme açıldığında Campaign olarak “Extreme Trail” adında yirmi bölümden oluşan bir bölüm var, ve hepsi de strateji ile değil, hız ile işliyor. Eski RTS oyunlarında olduğu gibi en hızlı tıklayan kazanıyor, bu da oynadığınız şeyi gerçek askeri çarpışmalardan çok hızlandırılmış sokak kavgasına benzetiyor. Herhalde bu oyun gelmiş geçmiş en sıkıştırılmış RTS oyunlarından birisi. Tempo o kadar yükseltilmiş ki, haritalara yığılmış onca düşman ile birlikte savaşlar kaotik ve çılgınca bir hal alıyor.



İlk oyunu yoğun bir şekilde oynamamış olup deneyim sahibi değilseniz (ki bu sözümona yeni olan oyunun yanında eskisi de geldiği için oynayıp edinebilirsiniz) en başında ezilmeye hazırlıklı olun, ve sık sık ezilmeye. Bu tür bir deneyiminiz olsa bile senaryoların bir tanesinden bile zaferle ayrılmak şaşırtıcı derecede zor. İlk görev dışında diğer tüm görevlerde birden fazla sayıda düşman size dalıyor, ve bu düşmanlar dizisi her oyuna derhal sizin ufak tefek köyünüze taburlarca asker göndererek başlıyorlar.

Harita üzerinde oyuncular öylesine sıkış tepiş, birbirlerine yakın konuşlanmış oluyorlar ki kaçınılmaz hücum başlamadan makul bir ordu kurmak imkansız. Oyunun başlamasından en fazla bir yada iki dakika içinde düşman orduları tepenin ardından durmak bilmeden gelmeye başlıyor. Bu saldırıları durdurmak için ne yapması gerekiyor insan çözmekte epey zorlanıyor, özellikle de bu muazzam güçlere karşı savaşırken bir avuç şövalye ve okçu ile başladığımız göz önüne alınırsa. Oyunda “yeni” olarak adlandırabileceğim oynanış özelliği sağ tarafta bulunan bir menü, bu menüdeki seçenekler ile çeşitli takviyeler kullanmak mümkün, Company of Heroes’da olduğu gibi anlık olarak belirli zaman aralıkları ile bir bölük şövalye ya da okçu veya mühendis çağırabilir, yahut düşman üzerine ok, taş yağmuru gibi saldırı amaçlı etkinlikler yapabilirsiniz. Bunları kullansanız da, etrafı surlarla örseniz de dalgayı engellemekte pek başarılı olamayıp sadece kaçınılmaz olanı geciktiriyorsunuz çünkü düşman asker kolları daima kalenize doğru akıyor. Tek yaptığınız başınızı suyun üzerinde tutmaya çalışmak, düşman ile kapışacak ve alt edecek gücü ve orduyu kurmak söz konusu bile değil.



Oyunu oynarken kendinizi yuvarlak bir delikten kare bir taşı geçirmeniz isteniyormuş gibi geliyor çünkü hızlı senaryolar temelde yatan hantal oyun tasarımına uymuyor. Stronghold serisi her zaman için salt bir askeri oyundan daha çok ekonomik bir simülasyon olarak bilinir ve oynanır, güçlü şehir inşaa etme öğelerini de unutmamak lazım. Haliyle gidip tek bir asker üretme binası yapıp seri üretim şövalye ve okçu yapamıyorsunuz. Bunun yerine madenler ve marangozlar yapıp silahlar için gerekli hammaddeleri toplamanız gerekiyor, yanında deri için gerekli inekleri üretecek çiftlikleri de. Sonra demirciler, ok ve yay yapımcıları, dericiler yapmalısınız. Bundan sonra da kılıç, yay, deri zırh ve benzerlerini üreteceksiniz. Nihayetinde asker üretme emri verebilirsiniz...eğer köylü nüfusunuz bakımından yeteri kadar insan gücünüz varsa. Yoksa gidip biraz da ev inşaa etmeniz lazım. Tüm bunların ardından ordunuzu kurabilirsiniz. Daha doğrusu kötü adamlar gelip kalenizi küle çevirmemiş olsaydı kurabilirdiniz.

Oyunun diğer yönleri de çıkmış olduğu yıl olan 2008’e ayak uyduramıyor. Online oynamak için bir sistem yok, çok oyunculu mod sadece LAN üzerinden veya doğrudan IP bağlantısı üzerinden çalışıyor. Altı yıl öncesine ait izometrik görüntüler bir gıdım bile olsa geliştirilmemiş, pikselleri sayılan üniteler ve maksimumda 1024x768 ekran çözünürlüğü ile başbaşasınız, ki bu çözünürlük de görüntüyü geniş ekranlı bir monitörde bulanıklık derecesinde genişletiyor. Hoş bulanıklaşacak çok da detay yok aslında. Seslendirme de geri kalmış, müzikler sürekli kendini tekrar ediyor, savaş efektleri ve emir kabul etme sesleri sıkıcı ve tekrar edip duruyor kafanızda, ki zaten oyundaki tüm karakter seslendirmelerini tek bir kişi sesini değiştirerek yaptığından sinir bozucu olabiliyor.



Sonuç olarak, Stronghold Crusader Extreme insanın aklında koca bir “ama niye?” sorusu bırakıyor en başından beri. Oyunun tek “Extreme” olan yanı aşırı zorluğu ki bu da neredeyse oynanamaz derecede, çünkü hızlı oyun ve bol askerli haritalarda kullanımı mantıklı yapacak bir kontrol mekanizması bulunmuyor, teknik olarak imkansıza yakın bu oyunu oynamak. Oyunun çıkış fiyatı da neredeyse normal oyunlara yakın, haliyle neden insanlar alsın bu oyunu diye düşünüyor insan istemeden. Firefly çalışanları da düşünüyordur herhalde, en azından koleksiyon sürümü kıvamında ek materyal ve oyunun ilk sürümü olsaydı belki anlaşılır olabilirdi. Öyle ki oyunun hikayesini bırakıp oturup kendi haritamı alıp kale inşaa etmek çok daha zevkli geldi, basit bir grafik tasarım programı gibi düşünmek çok daha az rahatsız ediyor beni. Böylesi eğlenceli ve detaylı bir strateji oyununu bu derece anlamsız zorlaştırıp asıl mantığına ters bir oynanış getirilmesi sadece ve sadece oyunun çok öz kitlesine ve eski severlerine bu oyunu alıp oynamak için bir neden sunabilir herhalde.

Naruto: Ultimate Ninja Storm

Bazı oyunlar vardır, üzerine yazı yazmak büyük sorumluluk ister. Oyundaki karakterin ya da konunun o kadar çok hayranı vardır ki, yazacağınız her kelimeyi en az on kez düşünürsünüz. İşte bir Naruto oyununu yazmak da tam böyle bir şey. Bilmeyenler için kısa bir giriş yapalım. Naruto, 1999 yılında Masashi Kishimoto usta tarafından yaratılmış bir Japon çizgi roman karakteri. 2002 senesinde anime (bkz: Japon çizgi filmi) serisine de başlanan Naruto bugüne kadar dokuz sezon yayınlandı ve bugünlerde Naruto: Shippuden ismiyle yayını halen devam ediyor. Çizgi roman, televizyon, sinema filmi, video oyunları, kart oyunları derken... Anlayacağınız Naruto, hatırı sayılır bir kitle tarafından her şekliyle takip edilen bir marka halini almış durumda. Bu yüzden PS3 gibi yeni bir platformda çıkacak ilk oyun için beklenti oldukça büyük oldu.
Naruto dünyası ateş, toprak, su, rüzgar ve şimşek diyarı (evet çeviri yapınca tüm havası kayboluyor biliyorum) olmak üzere beş farklı ülkeden oluşuyor. Her ülkenin kendi içinde savaşçı yetiştirmek amacıyla kurulmuş Ninja akademilerini barındıran gizli bir köyü var. Kahramanımız olan Naruto Uzumaki, Ateş Diyarı’nda yer alan Hidden Leaf Village’da (Konohagakure) yaşayan, içine dokuz kuyruklu bir tilki ruhu hapsedilmiş olan ve bir gün en iyi Ninja olmak hayalinin peşinden koşan, ama ele avuca sığmayan genç bir Ninja adayı. İlk kez duyuyorsanız, tilki kısmını biraz garipsemiş olabilirsiniz ama hikayesi oyunun başında anlatılıyor.

Arena

Uzun bir sabit disk kurulumundan sonra Free Battle ve Ultimate Mission olmak üzere iki ana oyun modundan birini seçerek başlıyoruz oyunumuza. Alışılagelmiş iki kişilik bir arena modunda oynamak ve hızlı bir şekilde aksiyona girmek istiyorsanız, Free Battle ile giriş yapabilirsiniz ama bu oyunun hakkını vermek istiyorsanız, çok da vakit kaybetmeden diğer moda geçmelisiniz. Ultimate Mission modu, Naruto anime serisinin yayınlanmış ilk 135 bölümündeki hikayeyi temel alıyor. Kısa bir özet havasında, tüm önemli bölümleri ve boss dövüşlerini tek tek oynuyorsunuz ve bu uzun senaryo hiçbir noktasında kopmuyor. Bu aşamada serinin bu son oyunu en büyük iddiasını da ortaya koymaya başlıyor. Naruto: Ultimate Ninja Storm ile oyunun nerede bittiğini, çizgi filmin nerede başladığını söylemek gerçekten imkansız bir hal almış. Yapımcıların oyunu tasarlarken ilk çıkış noktaları da bu olmuş zaten. Oyunu bir Naruto bölümünü televizyonda seyreder gibi oynayabiliyorsunuz.

Görev zamanı

Ultimate Mission modu için bir görev dağıtım merkezimiz Hidden Leaf Village. Burada ele avuca sığmayan ninjamızı kontrol ederek, üç boyutlu ve cel-shade'li bir ortamda sokaklarda gezinebilir, farklı karakterlerle konuşarak belirli görevleri senaryo doğrultusunda başlatabilirsiniz. Görevler ise boss karşılaşmalarından, mini-oyunlara kadar farklılık gösterebiliyor.

Oyun ile birlikte sunulan dövüş sistemi ise son derece basit. Üçgen tuşuyla “Chakra”nızı dolduruyor, yuvarlak tuşuyla, her karakter için farklılık gösteren ve "Jutsu" adı verilen özel hareketlerinize başlayabiliyorsunuz. Bunun yanında, birebir ilerleyen roundlarda gerektiğinde destek karakterlerinizi L1 ve R1 yardıma çağırabiliyorsunuz. Oyunda 25 farklı oynanabilir karakter var, bunların dışında 10 farklı karakter daha, eklenti paketleri olarak PSN store’dan sunuluyor; ancak bunlar yalnızca destek karakteri olarak kullanılabiliyor, bunu da arada hatırlatalım.
Naruto: Ultimate Ninja Storm’un en deneyimsiz oyuncuya bile kısa zamanda içerisinde combo'lar yaptırabilecek bir seviyede tutulması, deneyimli oyunculara ilk bakışta bir eksiklik olarak görünse de, zaman içinde asıl önemli olanın, karmaşık hareketlerle rakibini alt etmek değil, çizgi film deneyimini akıcı bir şekilde yaşamak olduğunu fark ediyorsunuz... İşte asıl eğlence o anda başlıyor!